19 Temmuz 2017 Çarşamba

güneş ışığı

içinde toz yüzen güneş ışığı perdelerin arasında gördüğü bir boşluktan odaya dalmış ve bir mızrak gibi üzerinde ayaklı lamba duran küçük masanın tozlu yüzeyine saplanmıştı.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

yanılgılar tarihi

mustafa kutlu'nun seyfettin'i severdik adlı zarif anlatısında, "cennet bahçesinde oturmuş nusretiye camii'nin minareleri üzerinden marmara'ya, sarayburnu'na, beyaz gemilere doğru bakmıştık," cümlesiyle başlayan bir yer vardır ve herkesin kolayca düştüğü bir yanılgıyla sonlanır: şimdi, herhalde bana kalbini açacak diye bekliyordum.

çünkü, tam da 'şimdi değilse ne zaman' zamanıdır. cevabı da, 'hiçbir zaman'a yazgılıdır.

modern insanın bir başka yanılgısı da, 'anlatırsam anlar' hayalidir. bu yalnızca, anlatmanın kendimizi bir başkasına anlaşılır kılmaya yettiğini sanmak değildir. daha çok, muhatabımıza ne kadar çok şey anlatır, ne kadar çok sırrımızı ona açarsak bize güveneceği, bizi daha çok seveceği, arada daha güçlü bir bağ oluşacağı yanılgısıdır.

oysa hiçbir zaman o mağaraya giremeyiz. el yordamıyla da olsa mağaranın derinliklerine gidebileceğimizi sanmak insana özgü bir iyimserlik hâlidir. sadece mağaranın girişinde durur, bir kibrit yakar ve mağaranın derinliklerine doğru, "kimse var mı?" diye bağırırız.

kimse yoktur.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

zamanımızın "romeo ve juliette"i*

düşman aileler: "romeo ve juliette" oluşun doğasına uygun olarak. olması gerektiği gibi.
sebep siyaset olabilir. çünkü modern zamanlar. ya da kadın evli.
değişmeyen, buluşmaları imkansız. ancak uzaktan uzağa.

modern zamanlar ama cep telefonu öncesi dönem. ev telefonu ve telesekreter zamanları.
kocası ne zaman mesajları dinlemek, yanıp sönen kırmızı ışığı susturmak için telesekreterin tuşuna dokunsa kadın duvardaki saate bakıyor.

on bir saniyelik suskunluk seni çok özledim demek.
on üç saniye, seni rüyamda gördüm.
yelkovan on yedi defa zıplarsa, bugün sokaktaydın.
on dokuz, seni seviyorum.

evet, adam matematikçiydi. her matematikçi gibi asal sayıları çok severdi.

bu defa yirmi üç saniye sustu adam. bu, senden nefret ediyorum demekti.

duvar saatinden bir an bile gözlerini ayırmadan, ben de seni çok özledim, dedi kadın. hem de çok özledim.

sonra kucağında duran kitaba döndü. okuduklarından bir şey anlamayacak, son bir kaç sayfayı yeniden okuyacaktı.


*: başlık vesilesiyle lermantov'a selam olsun. 

13 Temmuz 2017 Perşembe

zarf

önce kitaplığın rafında, kitapların önünde. şimdi masada.
günlerdir bekliyor.
mühürlü.
mumlu mühür kan renginde ve kan damlasını andırıyor.
sanki içindekiler kanla yazılmış gibi.

7 Temmuz 2017 Cuma

ıssız ada

zygmunt bauman'ın "ıssız bir adaya düşseniz yanınıza hangi kitapları alırsınız?" sorusunu yanıtlarken görüldüğüdür:

"robert musil'in niteliksiz adam'ı, george perec'in yaşam kullanma kılavuzu, jorge luis borges'in labirentler'i ve italo calvino'nun görünmez kentler'i arasında seçim yapmak benim için çok zor olacaktır. bu kitaplar arzulamayı öğrendiğim ve gerçekleştirmek için boşuna çabaladığım her şeyi örnekliyorlar: bakış açısında genişlik, insanlığın düşünce hazinesinin tüm kompartımanlarında evindelik hissi, insanlık tecrübesi ve duyarlılığının henüz keşfedilmemiş imkanlarıyla ilgili çok yönlülük hissi ve hep yapmayı isteyip de bir türlü cüret edemediğim ve edemeyeceğim bir düşünme ve yazma tarzı. illa tercihimi sınırlamaya zorlanırsam, büyük ihtimalle borges'in ficciones* eseri içindeki kısa hikayesi çatallaşan yollar bahçesi'nde karar kılardım."


*: vnf., bu kitabın iletişim yayınlarından, fatih özgüven ve tomris uyar ortak çevirisi ile ficciones- hayaller ve hikâyeler adıyla çıktığını, bahsi geçen hikâye için de yolları çatallanan bahçe isminin tercih edildiğini söylemek ister.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

kitaplıkta duran kitaplar

sevgili okur, bu yazıda kitaplarını kitaplığında görmekten büyük keyif alan ama alacağı bir şey olmadığı halde mağaza mağaza dolaşan insanları anlayamayan bir adamdan bahsedeceğiz.

ve bu iki durumun nasıl aynı cümle içinde durabildiğini de söyleyeceğiz.

kitaplara dekoratif bir unsur olarak yaklaşanlardan ya da her gece yatmadan önce altınlarını sayan cimriler gibi olmadığımı biliyorum. kitapların orada olmasını, karşısında durup kitaplığın raflarını yormayı, zaman zaman kelimenin tam manasıyla eski defterleri karıştırmayı seviyorum ben.

yine de biriktiriyor olma duygusunun verdiği bir yük her zaman oldu. bugünlerde bunun biriktirmekle alakalı olmadığını anladım. daha doğrusu çözdüm.

her okur, yeni bir şeyler öğrenmenin hazzını saymazsak okumaktan aldığı keyfin dışında iki duyguyu çok güçlü hisseder: kitap okumak ne güzel bir şey bundan sonra hep okuyacağım ve ben bu kitabı bir fırsat bulunca yeniden okurum arzusu.

"bana yeniden psikoloji kitapları okutturan adam" darian leader'ın, şimdi hangisinde olduğunu hatırlamadığım ama kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermez? ya da iş işten geçtikten sonra verilen sözler'den birinde olduğunu bildiğim bir tezi vardır.

orada, bir şey almaya niyeti olmadığı halde saatlerce mağaza dolaşan insanların motivasyonunu nereden aldığını anlatır. insanlar o ürünü orada görmekle ve böylece varlığından haberdar olmakla, eğer bir gün istersem ya da gerçekten ihtiyaç duyarsam alabilirim duygusu kazanıyormuş. peşi sıra da bu duygunun verdiği rahatlama ve keyif.

şimdi değil ama yarın sabah ne olacağını iyi biliyorum. kitaplığın karşısında duracağım, hiç aklımda yokken bir sürü kitabı karıştıracağım ve sonunda niteliksiz adam'ı durduğu yerden çıkaracağım.

2 Temmuz 2017 Pazar

günün sorusu: tabula rasa

sosyal medya hesaplarınızı kapatıp yeni bir hesap alınca ya da mevcut hesabınızı sıfırlayıp yeniden başlayınca -mesela instagram hesabınızdaki bütün fotoğrafları silip yenilerine ilkmiş gibi yaptığınızda- geçmişi yok sayabiliyor, bütün isimleri ve yüzleri ve onlara ekli hatıraları unutabiliyor musunuz?

30 Haziran 2017 Cuma

ara güler'in istanbul'u

orhan pamuk'tan bir sergi yazısı ya da katkısı:

"ara güler'in istanbul'u benim istanbul'umdur. bin dokuz yüz elliler ve bin dokuz yüz altmışların istanbul sokaklarının, kaldırımlarının, dükkânlarının, bakımsız ve kirli fabrikalarının, gemilerinin, at arabalarının, otobüslerinin, bulutlarının, taksi ve dolmuşlarının, binalarının, köprülerinin, bacalarının, dumanlarının, insanlarının görüntüleri ve ilk bakışta fark edilmeyen o atmosferi, en iyi ara güler'ın fotoğraflarında yakalanmış, belgelenmiş, gizlenmiş ve korunmuş bulursunuz.

özellikle bin dokuz yüz ellili ve bin dokuz yüz altmışlı yıllarda geçmişin ihtişamının zayıf bir ışık olarak parıldadığı ve osmanlının avrupalılaşma azmiyle dikmiş olduğu bankalarının, iş hanlarının ve büyük devlet binalarının fark edilmemesi mümkün olmayan bir şekilde çürüme belirtilerinin ortaya çıkmasına rağmen, ara güler şiirsel bir duyarlılıkla kendine özgü bir ruhu yakalamayı başarmıştır.

ara güler'in siyah beyaz fotoğrafları istanbul'u batılılaşma sürecinde bulunan ama geleneksel yaşam şekillerini devam ettiren bir şehir gibi göstermektedir. ara güler istanbul'u eski ve yeninin yıpranma sedası altında, fakirlik ve alçak gönüllülüğün iç içe kaynaştığı bir ortamda, sakinlerinin yüzlerine yansıyan, hüzün gibi görünen bir kent olarak göstermektedir.

çocukluğumun istanbul'unu siyah-beyaz bir fotoğraf gibi algıladım. "istanbul'un gözü" diye bilinen ara güler, şehrin fotoğraflarını da bu doğrultuda çekti."

27 Haziran 2017 Salı

hoş

ergen zamanlarımızda bir esprimiz vardı. birbirimize "hoş kızsın" ya da "hoş çocuksun" der gülerdik. çünkü oradaki hoş, güzel ya da yakışıklı olmayanlara şakadan uzak zamanlarda bunu söylemeyecek kadar centilmen olduğumuz için yardıma çağırdığımız bir kelimeydi.

ama ergendik; bu, acıtmak için değil diyor, gülmekte sakınca görmüyorduk.

karizmatik de vardı galiba. yoksa kızlara hoşsun, erkeklere karizmatiksin mi deniyordu?

büyüyünce espriler değişiyor, yardıma çağırdığımız kelimeler de... güzel hâlâ güzel, yakışıklı hâlâ yakışıklı ama öyle olmayanlar için farklı icatlarımız var.

güzel bir kadından güzel, yakışıklı bir adamdan yakışıklı diye bahsediyoruz da diğerlerine gelince, çok güzel elleri var diyoruz. ya da gülüşü hoş. bir gözleri var anlatamam, beli muhteşem, dudakları az önce nar yemiş gibi, tenin insanda dokunma arzusu uyandırıyor falan...

bir de, "kimseyi görmedim ben/ senden daha güzel"* bahsi vardır ki, o bambaşka bir hikâye.


*: duman, senden daha güzel

22 Haziran 2017 Perşembe

"çevirmenleri niçin öldürmeliyiz?" (ikinci ve son defa./ umarım.)

derdim çevirmenler ya da çevirmenlik müessesi değil. derdim kitaplar ve okumak.

*

geçtiğimiz günlerde sosyal medyanın twitter ayağında bir olay patladı. ben mevzudan ayrıntı yayınlarının açıklaması üzerine haberdar oldum. peşi sıra ayrıntılar geldi zaten.

ayrıntı yayınları 'bir çevirmen'inin ihanetine uğramış. bu çevirmen, daha evvel başka 'bir yayınevi' tarafından basılmış 'bir kitap'ın yeni çevirisini yaparken önceki çeviriden bolca faydalanmış. hatta kopyalamış.

bunu yaparken de en büyük hatası, ilk çevirmenin yiğit yavuz oluşunu göz ardı etmek olmuş. çünkü yiğit yavuz, işinde çok iyi olduğu kadar yaptığı işlerin altına attığı imzayı sonuna kadar kollayan bir çevirmen. zaten durumun farkına varan ve ayrıntı yayınlarını bilgilendiren de kendisi olmuş. sonrası, tam da ayrıntı yayınlarına yakışan bir tutumla, bir özür mesajı ve kitapların piyasadan toplanma kararı.

bana öyle geliyor ki, yiğit yavuz olmasaydı bu durumun farkına muhtemelen varılmayacak, bir emek hırsızlığı belki başka işlerle ödüllendirilecekti. yayın dünyasında bu vak'anın ilk olmadığına eminim. son olacağına dair bir umut da taşımıyorum.

devam edelim...

çevirmenlik müessesenin tek probleminin intihal olmadığı, eksik ve niteliksiz çevirinin sık rastlanan bir durum olduğu kesin. kesin olan başka bir şey de, çevirmenlik müessesesinin "reform"a ihtiyacı.

bu reformun sınırları genişleyip daralabilir ama ilk adım tıpkı iki devlet adamının konuşmasına anlık çeviri ile yardımcı olan çevirmenleri kontrol eden "radar"* çevirmenliğin uygulamaya geçmesi. yani, editörlerden farklı olarak sadece çevirideki doğruluğu ve dürüstlüğü kontrol edecek üst-çevirmen uygulaması.

aklım her yayınevinin bünyesinde "radar" bulundurmasından yana ama bunun külfetli olduğu, özellikle de küçük yayınevlerinin bunu karşılayamayacağı muhakkak. o zaman da aklıma kitaptan kdv almakta ısrar eden devlet geliyor. her tercüme eser bir kontrol sonrası baskıya gitsin.

her şeyi devletten beklemeyelim, diyerek, bağımsız kurumları işaret eden liberal akıllar çıkabilir. onlardan ricam bağımsız ya da özelleştirilmiş kurumların çürümüşlüğünü hiç olmazsa kitaplara bulaştırmamaları. bütün hantallığına, ihmal edebilir yanına rağmen tübitak benzeri bir kurum işe yarayacaktır.


*: bu ifadeye javier marías'ın beyaz kalp'inde rastladım. galiba türkçe'de yok. yazar gibi çevirmen olan roman kahramanı kullanıyordu bu ifadeyi.

19 Haziran 2017 Pazartesi

su

"akmamak için kendini tutan suyu gördüm. eğer su iyi alışmış ise, sizin suyunuz ise, sürahi kırılarak dört bir parçaya ayrılsa da su etrafa dökülmez.

yalnızca bekler ki kendisi yenisine konulsun. dışarıya dökülmeye çalışmaz."*


*: h. michaux
notgibi: ya da buraya bakın. alıntıya yapılan 'çıkma'ya: insan bazen su'dur. belki de değildir.