8 Mart 2010 Pazartesi

feminizm

'kadın'ı severim.

hiç şüphesiz kadın, bu hayatı güzelleştiren unsurların birincisidir; dünyayı yaşanılır kılan, yaşamayı anlamlı...

doğal seçilimin ispatı olacak bir biçimde muktedirlerce yazılmış tarihin sayfalarında görülmezden gelinen yerini almasına, evin içinden değilse de avludan sonrasını ona yasak eden düzenin yıkılmasına elbette taraftarım.

ama kadına ihmal edilmiş hakkını vermekten çok, her alanda eşitlik diyerek kadını erkekle aynileştirme yolunu seçen feminizmi de (hadi olası yanlış anlamanın önüne geçen 'uygulamadaki feminizm' diyelim) anladığımı söyleyemem.

'kadın düşmanı' yaftasını demoklesin kılıcı gibi tepede sallandırıp, faşizan baskı unsuru haline dönüştürenlerdense nefret ediyorum.

tıpkı son yılların en büyük türk romancılarından biri olan ihsan oktay anar'ın başına gelen gibi.

bütün kitaplarını beklediğimden çok daha fazla zevk alarak okudum. romanlarında bir hikâyeye sahip kadın kahraman olmadığı ise hiç dikkatimi çekmemişti. evet, yoktur ama bu durum ne aldığım okuma zevkine, ne de yazar ihsan oktay anar'ı son yılların en iyilerinden biri saymama engel olmadı.

herkes benimle aynı fikirde olmamalı ki bilgi üniversitesi'nde düzenlenen bir sempozyumda bu konu gündeme gelmiş, ihsan oktay anar için "kadınsız romancı" ifadesi kullanılmış. hatta buradan yola çıkarak birileri sormuş: gerçekten de anar'ın romanlarında başlı başına "hikayesi olan" kadınlara rastlamayız. beş romanda da tekrarlanan bu durumun bir nedeni var mı?

üstad iyi cevap vermiş ama: pek çok romanda pek çok şey yoktur. romanlarımda kadın yok. ama 'zebra' da, 'bengal kaplanı' da, 'guguklu saat' de yok.

*

bilirim bir gün yetmez. ama sekiz mart bir sebep olsun. özellikle de senin güzelliğini anmak için annane.

Hiç yorum yok: