24 Aralık 2012 Pazartesi

noel bayramı

bezm-i elestten bu yana istanbul'a meftun olduğunu düşündüğüm öykücü, ne vakit ankara'ya gelecek -ya da gidecek- olsa sonunda hep aynı şeyleri söyler. "nasıl bir müslüman şehri burası? sokaklarında ezan sesi bile duyulmuyor."

ben de ne zaman müslüman coğrafya dışındaki bir yerlerde bayram sabahına uyanmak, bayramı orada geçirmek zorunda kalsam onun bu sözlerini hatırlar, orada olmaktan biraz daha nefret ederim. çünkü çocukluğumdan bu yana bayramları çok severim ve bayramın hakkını vermenin bayramı eş-dost arasında, akrabalarla, en azından müslüman coğrafyada geçirmekle mümkün olduğunu düşünürüm.

sanırım aynı şey noel için de geçerli. sadece o akşam ve o gün değil, en az bir kaç hafta öncesinden, sokaklar noel için süslenmeye başlamışken oralarda olmalı, noel alış-verişine çıkmış kalabalıklarda kaybolmalı, ışıl ışıl yanan camekânların önünde kar altında yürümelisiniz.

20 Aralık 2012 Perşembe

kıyamet arzusu

yazarımız yıllık izninin bir kısmını kulladığı ya da bu ara yoğun olduğu için değil bu tekrar yazı, tam da yerine denk geldiği için öyle.

ölmez sağ kalırsak okuyalım diye.

son olarak, şirin köyümüz şirince'ye gidiş-dönüş bilet alanlara selam olsun.

*

çocukluk günleri ve hatta gençliği benim gibi soğuk savaş günlerine denk gelenler için olası bir nükleer savaş kıyamet demekti. hatta uzak olduğu da söylenemezdi. derken, duvar yıkıldı, iyice paslanmış demir perde çöktü. büyük devletler mesailerini orta avrupa ve rusya'dan başka coğrafyalara kaydırdılar.

kıyameti bu defa yedi temmuz bin dokuz yüz doksan dokuz günü beklemeye başladık; çünkü, nostradamus hazretleri böyle buyurmuştu.

o olmayınca ilk durağımız tarihin iki bine evrileceği zamandı; başta bilgisayar ve internet olmak üzere topyekûn teknolojinin gazabı müthiş olacaktı. biliyorsunuz, son bir ümitle "daha bin yıl bitmedi, yani yüz yıl önümüzdeki yıl başlıyor," diyenler de çıkmıştı.

en son altı haziran iki bin altıdaydı umudumuz; üç tane altı rakamı yan yana gelecek ve bütün amacı adem'den bu yana insanoğluna her iki alemi de dar etmek olan şeytanın bazılarınca alamet-i farikası sayılan 666 meydana gelecek. bundan daha iyi işaret mi olurdu?

nihayet maya takvimi çıktı ortaya. eğer 2012 filminin reklam kampanyasına dahil değilse bu söylenti -ki holivud yapar bunu, biliriz- şimdilik umudumuz orada. bakalım ne olur?

*

peki nereden çıkıyor bu kıyamet arzusu?

gözleyebildiğimiz hayata baktığımızda her şeyin bir başlangıcı ya da doğumu var. sonra büyüme ya da gelişme. en nihayet ölüm ya da yok oluş. o halde mevcut dünyanın da bir sonu olmalı diye düşünüyoruz.

etrafımıza bakıyoruz ve ne varsa kötüye gidiyormuş gibi. o halde bu kötü gidişe birileri dur demeli. hem 'dibe vurmak' deyimini en çok son yıllarda duymuyor muyuz? belki de kıyamet iyi bir başlangıç olurdu.

ardından insanoğlunun bizzat sebep olduğu kötülükler: savaşlar, doğal felaketler, cinayetler, insan ve aile ilişkilerinin vardığı son nokta...evet, kesinlikle cezalandırılmayı hak ediyoruz.

bir de dünyanın yeni bir nizama ihtiyacı olduğunu düşünen bir grup var galiba: biz bu dünyayı hak etmiyoruz, daha iyi, daha zeki insanlar daha iyi bir dünyayı yeniden kursunlar... bunu anlamakta güçlük çekiyordum, ki "olası bir istanbul depremi belki de şans," diye düşündüğümü farkedene kadar. "böylece bir arabanın bile zor sığdığı sokaklar, kaldırıma yer olmayan caddeler, çarpık kentleşme ortadan kalkar. daha iyi bir alt yapı kurabilmek için fırsat doğar."


notgibi: tam metin.

19 Aralık 2012 Çarşamba

nihayet

omnes vulnerant, ultima necat.

başka bir deyişle; hepsi yaralar, sonuncusu öldürür.

13 Aralık 2012 Perşembe

rus romanlarından bir sayfa

doğrusunun "bazen" değil, "bazı an"dan gelmekle "bazan" olduğunu öğrendiğim günlerde -öğretmenime "selam olsun!" hiçbir şeyi unutmadım- blogu dolaşıp alıntılar dışında ne kadar "bazen" demişsem hepsini "bazan"a dönüştürdüm. bunu yaparken eski yazdıklarımlarımdan okuduklarım da oldu.

farkettim ki, rus romancılar gibi yazıyorum. elbette, iyi manasında değil... nasıl rus romanlarında yeni bir karakter ortaya çıktığında, yazar işi gücü bırakıp ve yeni karakterin soy ağacını anlatmaya başlarsa ben de benzer tavır alıyormuşum.

örneğin, bir gece önce markette gördüğüm kıza yazmak(!) için "türkiye'de mizah dergilerinin dünü ve bugünü" başlıklı bir tebliğ sunmuşum.

rus romanı demişken, o tarz devam edelim:

"vnf. on üç aralık gecesi t.nin başkenti a.ya gitmek için yola çıktı."

10 Aralık 2012 Pazartesi

sen mutlu ol ne olur*

birileri çıkıp bu kadar doğru, bu kadar iyi bir şarkı yap-z-ıyor, bir başkası da tarifsiz güzellikte yorumluyor.

sonra ben, "arabesk bir yanım olduğunu hiçbir zaman inkar etmedim," diye başladığım savunmalar inşa etmek zorunda kalıyorum.

*

mehmet erdem'e gelince; ikidir 'mepeüç'e atılıyor. daha önce "çarpacak gezegen arayan kuyruklu yıldızlar gibi" sıfatını hak eden "herkes aynı hayatta" ile bu sokağa konuk olmuştu.

ama o köprünün altından çok sular aktı.

önce, "can dostumuz, “safkan yetenek” mehmet erdem"in senelerdir beklediğimiz albümü çıktı. artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak," diyen murat menteş haklı çıktı, kendisi "hakim bey"le kamuya mal oldu. sonra da dizilere misafir oyuncu...

yakında radikal'de futbol yazması(!) bekleniyor.

*mehmet erdem, sen mutlu ol ne olur

7 Aralık 2012 Cuma

dakika ve skor

"gerçek bir bilgin görmek istiyorsanız, derdi lise müdürü, onu yeni bir sınıfa tanıştırırken: işte karşınızda.

ve bu bilgin, diye düşündü gregorius, kimilerinin gözüne salt ölü kelimelerden ibaretmiş gibi görünen ve sevildiği için onu kıskanan meslektaşlarının nefretle papirüs adını taktıkları bu yavan adam, bu bilgin; kırmızı deri mantolu, rüyalardaki gibi yumuşacık, tınısı güney ülkelerini çağrıştıran, bitmek bilmeyen bir fısıltıya benzeyen, duyulması bile insanı suç ortağı yapmaya yeten bir sese sahip olan, çaresiz ve belli ki öfkeyle aşk arasında savrulan bir kadının alnına yazdığı telefon numarasıyla girecekti sınıfa."*


*:pascal mercier, lizbon'a gece treni

atışma - üç

"izn alıp cuma namazına deyu mâderden/ gidelim serv-i revanım yürü sadabâd'a." diyen nedim'e cevap sezai karakoç'tan gelir:                  

"sinemaya gidiyorum diye izin al annenden / cuma namazına gidelim seninle" (istanbul'un hazan gazeli)


notgibi: "bir cumadan bir başka cumaya gider gibi" 'hâl beyanı'nı verip karşılığında bunları aldım. pişman değilim.

                 

6 Aralık 2012 Perşembe

yaşlanmak

cesur yeni dünya'nın on dünya denetçisinden biri, batı avrupa denetçisi mustafa mond (adını imperial chemical industries ltd.nin ilk başkanı sir alfred mond'dan alır), yıl f.s.632'de,  misafirleri vahşi( john), bernard marx ve helmholtz watson'a, "yaşları ilerledikçe insanları dine yönelten şeyin ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusu olduğunu söylerler, " diye başlayan, forddan önceki zamanlardan kalma bir metni okuyor:

"dini duygular biz yaşlandıkça gelişme eğilimi gösterirler, çünkü ihtiraslarımız ateşini yitirdikçe, hayal güçlerimiz ve duygularımız köreldikçe aklımız daha rahat işler hale gelir, bir zamanlar aklımızı çelen imgeler, arzular ve heveslerden arındıkça tanrı, gizlendiği bulutların arkasından görünür, ruhumuz bütün aydınlıkların kaynağı olan bu varlığı hisseder, görür ve ona yönelir, bu yöneliş doğal ve kaçınılmazdır; duygular dünyasına canlılığını ve cazibesini veren her şeyi artık yitirmekte olduğumuz için, o muazzam varoluş artık içsel ve dışsal etkilerle desteklenmediği için, kalıcı bir şeye bizi asla yanıltmayacak bir şeye tutunma ihtiyacı hissederiz -bir gerçekliğe, mutlak ve ebedi bir gerçeğe tutunmak isteriz. evet, kaçınılmaz bir biçimde tanrıya yöneliriz; bu dini duygu, doğası gereği öyle saftır ve bunu yaşayan ruha öyle mutluluk verir ki, diğer bütün yitirdiklerimizi telafi eder."

2 Aralık 2012 Pazar

kısa kısa - beş

* hatasız kul olmaz...

* zed değil, kız öldü bebeğim, kız öldü.

* "pamuk onları kutsallaştırıyor, onlara artık unutulmayacak bir geçmiş kazandırırken, herkese açık bir hatıra alanına taşıyor. (holly braubach)"

* "zaman her şeyi değiştirse de/ bir gün doğruyu söyler (mehmet güreli, sen ve ben)"

* yirmi dokuz ekim: sami baydar,"dünyadan çıkış yolları"ndan birini nihayet keşfetti.

* okumagünlüğü...takip etmemek mümkün değil. ama sene sonundaki listeyi, daha doğrusu skoru görmezden gelmek koşuluyla.

* asansör düğmelerinin "a" diyerek "sıfır"dan sonra "bir"den önce bir katı daha işaret ettiğini farkedince "araf" dedim. itiraf ediyorum; bir defa olsun o düğmeye basmaya cesaret edemedim.

* adam eski futbolcu. adı da achilles hector. ne şimdi bu? yunan mı truvalı mı, kazanan mı kaybeden mi?

* annelerin çocuklarıyla konuşmalarını taklit eden kızlardan nefret ettiğim kadar çizgi film karakteri gibi konuşan -üstelik dublaj kıvamında- beş yaş civarındaki çocuklardan da nefret ediyorum.

* barclays atp world tour finals londradaydı ve "küstah sırp" djokovic esas finalde roger federer'i yenerek bir defa daha şampiyon olmasına izin vermedi.

* taklitlerimden sakınınız. çok kötü taklit yaparım da. (yüzünü buruşturanlar hiç olmazsa şakalarımdan sakınmaları gerektiğini anlamış oldu)

* "ertelenmiş ya da gizlenmiş birçok hayat; tuhaf, çarpık, düzeltilmesi başkalarına bırakılmış salonlarda pinekliyorlar. (mehmet güreli)"

* didem madak bu defa a.esra yalazan'ın aynasında. burada...

* şampuanlı saç için en ideal bekleme süresi şampuanın etiketinde ne varsa okuyana kadar geçen süredir.

* kadınlar kolları dirseğin hemen altında biten gömlek ya da bluzlar giysin. arz ederim.

* eren safi söylüyor... "kendimi çok ölü hissediyorum bugünlerde/ bir güneş düşüyor bir yağmur damlıyor/ kendini bıçaklıyor günler/ çirkin bir kız güzel bir kızdan özür diliyor/ kendimi katil hissediyorum"

* "mikroskop mucidi leeuwenkoek dostu ressam vermeer'e "su böyle işte ve başka türlü değil" demiş... bir öpüş damlasında milyarlarca gözle görülmez yaratık... ressamın tarafını tutuyorum... çünkü, güzelsin... (ulus baker)"

* obama müslüman(mış). iyi, güzel... ya esad? pardon, esed?

* sevgili erkin koray, yakışıyor mu?

* n.bekiroğlu demiş ki, "sensiz olmuyor", diyen kalbe güvenilmez. sensizliği denemiştir. bugün değilse yarın. bir gün başaracaktır.

* bu okuma boyunca okuyanların zihninde "hatasız kul olmaz" çalınsın istemiştim. eğer bu olmadıysa yapılması gerekeni biliyorsunuz.

1 Aralık 2012 Cumartesi

dolunay

dün akşam balkonda ya da terasta, belki de perdeyi açıp camdan aya baktığını biliyorum.

içinden, şu an balkonda ya da terasta, belki de perdeyi açıp camdan aya baktığını biliyorum, dediğini bildiğim gibi.

28 Kasım 2012 Çarşamba

kutsal metinler

oturduğu rahat koltuktan kalktı adam.

ellerinden çıkma bir kaç cümle taşıyan kağıdı parmak uçlarıyla masanın diğer tarafında oturan muhatabının önüne iterken, içinden, "bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum/ görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta,"* diyordu.

bence haklıydı. en az, "yanlış hayat doğru içermez," diyen adorno kadar haklıydı.

tarih kasım, altında imzasıyla adı-soyadı.

iki hafta sonra taşınacağı evin adresi.

şehre belki, ama o sokağa bir daha uğramayacaktı.


*: i.özel, mataramda tuzlu su

25 Kasım 2012 Pazar

cinayet

"bugün artık biliyorum: hayatın bizlere verip verebilecegi tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız."*

öylelerine selam olsun....


*: aslı erdoğan, kabuk adam

21 Kasım 2012 Çarşamba

sonradan görmek

ikinci körlük, yani " önceden görüp sonradan kör olanlar, yani doğuştan kör olmayıp daha sonra hastalık ya da kaza sonucu kör olanlar"ın trajedisini daha önce konuşmuştuk.

peki ya tersi olduğunda?

*

insanlar doğduğunda gözleri kapalıdır. gözleri açıldıktan sonra da ancak parlak, renkli ve hareket halindeki nesneleri görebilir. öyle ki, başını çevirdiğinde bu hareketli nesneleri görmeye devam edeceğini öğrenmek için zamana ihtiyacı olduğundan artık göremediği şeylerin dünyadan ayrıldığını sanır. (belki de doğrusu budur. kim bilir?)

dokunma, duyma, koklama gibi diğer duyularla gördükleri arasında bir ilişki kurmayı öğrenmek bile başlı başına bir maceradır. iyi ki bellek sanıldığı kadar güçlü değil; iyi ki, aynadaki aksimizin biz olduğunu anlayana kadar yaşadığımız çelişkileri hatırlamıyoruz.

aklımıza gelmeyen bir başka konu da, "görmek"in uzun bir öğrenme süreci gerektirdiği ve görsel belleğimizi adam edecek nice tecrübeye ihtiyaç duyduğumuz.

hal böyle olunca da, "bakmak"la "görmek"in aynı şey olduğunu sanıyoruz. (bu cümleyi entelektüel tavır peşindeki ergenler gibi değil, bilimsel bir cümle olarak söylüyorum.) bu nedenle, yeşilçam filmlerindeki iki de bir kör olan ve bir süre sonra mucizevi biçimde görme yeteneğine kavuşan kahramanların etkisi var mıdır bilinmez ama büyük bir yanılgıyla körlerin gözleri açıldığı anda görebileceğini düşünüyoruz.

oysa görmeyi öğrenmek, gördüklerini anlamlandırmak uzun ve zorlu bir öğrenme süreci gerektirir. üstelik, belli bir yaştan sonra yeni bir yabancı dil öğrenmek gibi astarı yüzünden pahallıdır. görmeyi öğrenmek tam manasıyla işkenceyi hatırlatan bir sürece, körken hayatını kolayce idame eden kişi de, gözleri açıldığında gölgesine takılıp düşmekten korkan, sağ profilini gördüğü birinin sol profilini başka biri sanan, nesnelerle arasındaki uzaklığı ayırt edemeyen bir "görme" engelliye dönüşüyor.

sonuç olarak, yaşamı kavrayışı görenlerden çok farklı olan bu kişilerin gözlerinin açılmasıyla birlikte sadece görmeyi öğrenmesi değil tüm kişiliğini yeniden inşa etmesi gerekir.

başka bir nokta ise, oliver sacks'ın dediği gibi, "gören biri olarak yeniden doğması için, kör olarak ölmesi gerekiyor. en büyük felaket ise iki dünyanın arasında, ölü ve doğamayacak kadar güçsüz kalmak."

belki de asıl trajedi budur.


notgibi: izin verirseniz, "nasıl da bir aşk sonrasındaki yeniden başlama çabalarını hatırlatıyor," diyeceğim. nasıl olsa, eski mısır mimarisini anlatan bir kitaptan öğrendiğim mühendislik terimi stabilite kırılması'na yüklediğim manayı bilenler, "ilk vukuatı değil," diyecek, şaşırmayacaktır.

18 Kasım 2012 Pazar

yılın ilk nergisleri

o şarap sürahisinde şimdi nergisler var.

kadınlar pazarında hoş bir tesadüfle karşıma çıkan yılın ilk nergisleri...

oda yılın ilk nergislerinin baş döndüren kokusuyla doluyken, bir defa daha oturduğum masanın sağ tarafına bakıyorum ve şarap sürahisinin içine zorla sığdırdığım nergisleri görüyorum.

sallandığı takdirde küçük prens ile yanındaki koyunun üzerine karla beraber yıldızlar yağdıran kar küresi ise bu manzaranın gerisinde, kitaplığın üst rafında. hemen yanında ise üzerinde hırkasıyla jeffrey "dude" lebowski'nin en ufak titreşimde kafası çılgınca sallanan bir biblosu.

bu yazı tarihime yılın ilk nergislerini not düşmek için.

yüzümde ise tebessüm.

hâlâ...

17 Kasım 2012 Cumartesi

haftanın olayları

kabul, hiç bir zaman "iktidar" olmadım, hep "muhalefet"tim.

ve "devlet" olmamak için "devlete karşı" olmaya gerek kalmadığını, "devletin dışında" olmanın yettiğini hep bildim.

çoğu zaman toplumun, dinin, ailemin ve devletin kurallarına uyduğumu bile söyleyebilirim.

ama gün gelip arabeske düşkün bir yanım olduğu için vatan haini olabileceğimi düşünmemiştim.

bu vesileyle, sonrasında "bana göre," şerhini düşerek de olsa "arabesk dinlemek vatan hainliğidir," diyen bin bir temel eser, büyük türk düşünürü, vatansever, geriden gelerek ataklara destek olan defansif orta saha ve devlet sanatçısı fazıl say'a selam ederim.

*

adını ilk defa duyduğum zamanı iyi hatırlıyorum. çiğdem anad, müjde ar, pınar kür ve aysun kayacı'nın birlikte kotardıkları haydi gel bizimle ol'lardan biriydi. yakışıklı bir adam olduğunu, ortaokula mersedesle gittiğini, beraber olduğu kadını uçurduğunu falan söylüyordu.

değişen iktidarla birlikte el değiştiren "para"nın en büyük adreslerinden birine dönüştü zamanla. biraz da şanslıydı; binadan başka bir şey üretemeyen bir coğrafyada, istanbul evlerine deniz kumuyla katkıda bulunan bir aileden geliyordu.

kadınları uçurup uçurmadığını bilmiyorum ama sinan çetin'in onu uçurduğu muhakkak. sinan çetin'e haksızlık etmeyelim yine de, o sadece işini yapmış, büyük bir egoya ayna tutmuş da olabilir. ama istanbul'u her sahnede bileğinde ayrı bir saat ve yüzünde fondötenle ve tabi ki at sırtında yeniden fethettiği reklam tartışmasız biçimde zirveydi.

aynı adamı, 'imaj meykır'larının bütün çabalarına bozulmuş makyajı, aman dileyen ifadeyle, "usül hatası yaptık," derken görünce, adaletin bazan mümkün olabildiğini hissettim.

beter olsun...

*

hatırlarsanız, ömer yalçınova'nın hayri turgut uyar'la yaptığı nefis söyleşiyi bu sokakta paylaşmış, beni heyecanlandıran bazı yerlerin altını çizmiştim.

oğul turgut uyar'ın ortak olduğum dualarında biri de, "turgut uyar şiiri denilince benim aklıma "büyük saat" gelmiyor, tek tek kitaplar geliyor. babamın şiirlerinin topluca değil, kitapların asıl halleriyle basılmaları en büyük hayallerimden biri," dediği yerdi.

biz yapı kredi yayınları'ndan sesimizi duymasını ve bu isteği ciddiye alarak 'turgut uyar şiirleri'ni "büyük"lükten kurtarmasını beklerken, onlar "dünyadan çıkış yolları"ndan birini nihayet yirmi dokuz ekimde bulan sami baydar'ın kitaplarını "toplu eserler" olarak basacaklarını sosyal medya kanalıyla duyurdular.

oldu mu şimdi?


notgibi: gazze bahsini unutmadım. sadece utancımdan sustum. bu büyük utanç hepimize yeter.

16 Kasım 2012 Cuma

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: sekiz

hilmi yavuz, yara şiirleri adındaki yeni kitabıyla sahne alınca, yedi yıl kadar önce can bahadır yüce ile gerçekleştirdikleri ve şiirim gibi yaşadım adıyla yayınlanan nehir söyleşiyi hatırladım. ünlü şairin rahle-i tedrisinden geçen, böylece oldukça genç yaşta yaslı mızıka'yı yayınlayan can bahadır yüce, üzerine düşen görevi yerine getirmiş, şairi iyi konuşturmuştu.

şiiri ve sanatıyla birlikte yaşam öyküsünü de anlatır hilmi yavuz; geçirdiği dönüşümleri, bir entelektüel olarak şahit olduklarını tarihe not düşer.

ve "ilk izlenim" bütün bunlar arasından sıyrılıp bizi bulur.

*

hilmi yavuz o sırada otuz dokuz yaşındadır ve harbiye'deki gelişim yayınları'nda çalışmaktadır. sık sık uğradığı osmanbey'deki sander kitabevi'nin sahibi necdet sander ara sıra "editörümüz nuran hanım," dedikçe, hilmi yavuz'un aklına "kırk beş- elli yaşlarında, biraz kaknemce falan bir kadın" gelir, üzerinde durmaz. oysa nuran ülken otuz iki yaşındadır. ama kader ağlarını örmüştür.

bin dokuz yüz yetmiş yetmiş altı yılının başında bir kış akşamüstü, olur olacak olan:

"oturuyoruz, dükkân da tenha, hemen hemen kimse kalmamış. içeriye genç bir kadın girdi. doğruca, necdet'in yanına geldi. ilk bakışta aşk belki de böyle bir şey. ben o an kayboldum... kesinlikle kayboldum. necdet bizi tanıştırdı, nuran hiç bakmadı bile bana. nasılsınız, falan dedi, necdet'le konuşmaya devam etti. ben öyle kalakaldım. gerçekten büyülenme diye bir şey varsa, öyle donup kaldım. ondan sonra ben, ne yapsam etsem de onunla bir daha karşılaşsam diye düşünmeye başladım. necdet'e geliyorum, oturuyorum, hani belki tekrar karşılaşırız diye. ya daha önce gelmiş oluyor, ya gelmemiş oluyor."

15 Kasım 2012 Perşembe

günün sorusu: daha çok

küçük bir çocuğa ebeveynlerinin yanında sorulan, "anneni mi yoksa babanı mı daha çok seviyorsun," sorusundan daha büyük zalimlik olabilir mi?

12 Kasım 2012 Pazartesi

yollar

"çünkü yol, belki de esirgenmiş mutluluğun kol gezdiği bir dünyada “gitme”nin ayakucuna dek inen bir kelimedir. belki de dur durak bilmeden akıp giden bu tekinsiz gidişe en iyi onun içindeyken ve “yolda”yken katlanılabilir, tıpkı yalnızlıkla ancak bir başınayken baş edilebileceği gibi…"*

beni sabah sabah "arka kapak enteli"ne dönüştüren bu kitap, ayrıntı yayınlarından çıkan, hüseyin köse'nin derlediği flanör düşünce.


*merkez üs: http://ayrintiyayinlari.com.tr/kitapDetay-599-flanor-dusunce.html

11 Kasım 2012 Pazar

tarihçe

serbest uyarlama: yıl iki bin altı isa'dan sonra, bu gece çok ağladım, aylardan kasım, gün unuttum.*


*: yalan!..

9 Kasım 2012 Cuma

bir masada iki kişi: karşılıklı anlayış

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- o kadar şaşkınım ki ne diyeceğimi bilemedim.

- belli oluyor... neredeyse beş dakikadır susuyorsun.

- çünkü az önce bana, "ya sen gel ya da izin ver ben sana geleyim," dedin.

- öyle dedim.

- ama sen böyle bir şey demezsin.

- ama dedim. ve sözümün arkasındayım.

kısacık suskunluğu gözlerine yerleşen öfke dolu parlaklıkla son buldu.

- bir dakika... bunu söyledin, çünkü her ikisini de kabul etmeyeceğimi biliyordun. gelmeyeceğimi bildiğin için "gel," diyorsun. "izin ver," demen de bunu istemeyeceğimi bildiğin için.

*

kabul etmeliyim, birbirimizi çok iyi anlıyorduk.

7 Kasım 2012 Çarşamba

notlar, yeraltından...

her kasım olduğu gibi dostoyevski.

bu defa 'yeraltından' bildiriyor. 'notlar'la...

aslında, "biz," derken, savunmasını "beni hiç kimse anlamıyor," diyerek inşa edenlerin, kendinden başka herkesi özellikle de kaderi suçlayanların yüzüne ayna tutuyor.

*

"...romanın bir kahramana ihtiyacı vardır, burada ise bir anti-kahramanın bütün özellikleri sergilenmiştir. üstelik bu durum hoş olmayan bir izlenim bırakır. çünkü biz hayatla bağlantımızı kaybetmişiz. hepimiz sakatız, hem de her birimiz. bağlantılarımız o kadar kopuk ki 'gerçek hayat'a karşı tam bir tiksinti duyuyoruz. bu yüzden de bize bizi hatırlatan insanlara kızıyoruz. o kadar ileri gittik ki 'gerçek hayat'a bir yük olarak bakıyor ve kitaplarda bulduğumuz yaşamın daha iyi olduğuna inanıyoruz. peki bazen neden bir gürültü koparıyoruz? neden kendimizi aptal yerine koyuyoruz? ne istiyoruz? kendimizi tanımıyoruz biz. aslında bizim anlamsız dualarımız kabul edilecek olsa bu bizim için daha kötü olurdu. örneğin, bize daha fazla özgürlük verin, ellerimizi çözün, faaliyeterimizin alanını genişletin, kontrolü gevşetin, evet... evet sizi temin ederim işte o anda tekrar kontrol altına alınmamız için yalvarmaya başlarız. bunun için bana kızdığınızdan eminim. hemen bağırıp ayaklarınız yere vurmaya başalayacaksınız. "kendi adına ve karanlık köşendeki sefil yaşamın adına konuş, 'hepimiz' demete nasıl cesaret ediyorsun?" diyeceksiniz. ama bakın beyler, bu 'hepimiz' ile kendimi haklı çıkarma derdinde değilim ki. bana gelince ben hayatımı sizin yarısına bile gelemeyeceğiniz aşırı uçlara kadar götürdüm. ayrıca siz korkaklığınız matah bir şey sandınız ve bunda bir rahatlık buldunuz, kendinizi kandırdınız. belki de ben sizden daha hayat doluyum. gelin yakından bakın.

daha bir yaşamın ne olduğunu, nerede bulunacağını bile bilmiyoruz. kitapları da alın ve bizi rahat bırakın. şaşkınlıklar içinde kendimizi kaybedelim. neye sarılacağımız, neye tutunacağımızı, neyi sevip neden nefret edeceğimizi, neye saygı duyacağımızı, neyi aşağılayacağımızı bilmeyelim. insan olmak, hem de canlı kanlı insan olmak bize zor geliyor. bundan utanıyoruz. bunu rezillik olarak görüyoruz. 'vasat' insanlardan olmak için elimizden geleni yapıyoruz. biz ölü doğmuşuz. kuşaklardır kimseye babalık yapmamışız. gitgide daha kötü oluyoruz. bundan tat alıyoruz. çok yakında fikirler bizi dünyaya getirecek. ama bu kadarı yeter! artık 'yeraltından' başka bir şey yazmak istemiyorum."

6 Kasım 2012 Salı

sponsor

her şey, eğer cevap vermezsem susmayacağını belli eden ev telefonun çalmasıyla, daha doğrusu o ses yüzünden uyanmamla başladı.

arayan suratsız'dı.

ilk önce mesai arkadaşlarından birinin tanıdığı dini konularda malumat sahibi bir amcaya danışmış, fitre ya da zekat sayılamayacağı gibi benim durumum göz önünde bulundurulduğunda sadaka da sayılamazmış. bunun üzerine muhasebecisiyle görüşmüş ve muhasebecisi vergiden düşebileceğini söyleyince önümüzdeki yıl berlin yarı maratonu'nda sponsorum olmaya karar vermiş.

vnf. bu yazı ile sponsoru suratsız'a bir defa daha teşekkür eder.

4 Kasım 2012 Pazar

sacrifice*

tavan aydınlatmaları yerine masa üstü lambalarını, kaçınılmaz biçimde abajurları sevdiğimi hatırladım bugün. "sana bugün bir abajur aldım" telefonlarını, mektuplarını...

biliyorum, küçük iskender ve sacrifice'ı olmasaydı bu şarkı da olmazdı. pek bir numarası yok. radyoda içinize herhangi bir tortu bırakmadan çalar geçer. ancak özellikle dinlerseniz farkedersiniz.

şarkı söylemez ama "when jealousy burns", yani kıskançlık içinizi, dışınızı, kalbinizi yakıp yıktığında, düşünmemek için erkenden uyuduğunuz uykuların bir yerinde uyanınca kendinizi nasıl ana rahmindeki halinizle sol yanınız üzerine uzanmış, kıskançlık ateşiyle kıvranırken bulduğunuzu hatırlarsınız.

hep olduğu gibi son sahnede ise kalp soğuk, kurban yok. sadece iki ayrı dünyada iki ayrı kalp.

insanlık kaderi...

*elton john, sacrifice

tehlikeli şiirler: altı

 bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
küçük iskender'den 'sacrifice'* mesela...

"sana bugün bir abajur aldım:
birşeyin ucunda durur da yeşil chevrolet
kapıları açık, baltimor plakalı, usta işi
teybinde elton john'dan sacrifice
biz sahile doğru yürümüşüz
ayakizlerimizde ölüp erimiş peri pelerinleri
periler birbirine düşman, pelerinler birbirine küs

sana bugün bir mektup yazdım:
en çok
en çok güllerden sözettim
saydam, renksiz, özgür güllerden
bir gül olmak korkusundan
nedenini hatırlamıyorum ama ağladım
sağda solda yakılıp unutulmuş sönmüş sigaralar
'canım...' diye başlanılıp
yarım bırakılmış bir sürü kâğıt parçası
ruh parçası
aşk parçası
buğu parçası
haz parçası
paramparça içime paramparça bir kış gelmiş
biliyor musun ben daima
kışları saklanırım kan

kan ödüldür açıkçası
sana bugün bir kurban kestim
hala ağrıyor ve akıyor bileklerim
gelip geçici bir seyahat
üzerinde konuşulmamış bir sevgi
karşılıklı hoyrat kullanılmış bedenler
aynı dalda karşılaşan iki çocuk sincap
dal, ağacına düşman, sincaplar birbirine küs
dudaklarda müstehzi bir hal
yani bir yere vurup kaybolan far ışığı gibi
bir an aklıma vurup kaybolan o fevkalade hayal
vurup kaybolan ruh ve aşk parçaları
beyaz ve terli alnımda belirip dolaşan
delikanlı tanrının eli
usulca düzeltirken ıslak kahkülümü
otuz yıllık ömrümde ilk kez düşledim ölümü
bugün sana abajur aldım, bir mektup yazdım
sana, diyorum, bugün bir abajur ve mektup
ben bugün sana öldüm başkasına değil
hani o chevrolet yeşil, kapıları açık
teybinde elton john'dan sacrifice
avcumda, pembe, ziftli bir alyans
vurup kaybolan buğu ve haz parçaları,
biriktirdiğimiz
zamanla biriktirenle biriktirilenin
birbirine karıştığı

ben de bir eşya mıyım diye düşündüğü
üzüldüğü şey
bir tüy gibi yanınıza gelip
bir tüy gibi dokunup ürpertip
sonra
sonra geri çekildiği... sacrifice...

koskoca bir aralık ayını müzikle geçirmiştik
sokaklarda elimizde şarap şişeleri
adlarımızın yanyana olduğu
kalpler kazımıştık ağaçlara
modern çağın gereklerine inat,
biz romantiktik biz birbirimizi seviyorduk
biz ayrılmayacaktık biz arabesktik biz...
bugün bir abajur aldım sana
eve geldim
yatağın hep sol tarafında yatardın
sol taraftaki başucu sehpasına yerleştirdim onu
bir ampul taktım sarı soft hep istediğin gibi
ışığında bir mektup yazdım sana
teypte elton john'dan sacrifice
beni terkettiğini bildirdiğin o telefon konuşması
gözlerinin gencecik mavisi
birden başlayan, o telaşla, bütün gece yağan
yağmur geldi hatırıma
nedenini hatırlamıyorum ama ağladım
yüzüme kapanan ellerin
yüzümü yeryüzüne karşı perdeleyen ellerin
o okyanus ellerin geldi hatırıma
kaset sustu kapandı yeşil chevrolet'nin kapıları

tuvalette sarıldım jilete hasretle öptüm
ampul patladı bir anda alev aldı abajur
kan ödüldür
kanımı bu gece dışarı gezmeye çıkarttım
tenler birbirine düşman, âşıklar birbirine küs
nedenini hatırlamıyorum ama utandım
utandım"
*: periler ölürken özür diler, "mavi özgür'e" ithafıyla

2 Kasım 2012 Cuma

manifesto

orhan ka.: orhan gencebay hayranı bir baba ve üç kızdan sonra doğan ilk erkek çocuk olunca bu isim kaçınılmazdı. yetmiş birli. bu yüzden hayat karşısında biraz kırık ve fenerbahçeli. sadece ikinci el kitap okuyor.

*



come rain or come shine ya da  
                                            kendisi olmaya lanetlenmişler manifestosu.

bu şairane yaşamımı -esirgeyen ve bağışlayan direnmenin adıyla- saframızla kesemizi birleştiren anatomi bilimine, aşkı farmakolojik vaka addedebileceğini sanan bütün doktorlara, kaypaklığa, ihanetlere, insan kalpazanı paralara, sivilcelere, pahalı zevklere, ucuz cesaretlere ve bunların metropol, şehir, kent, kasaba, köy ve mezra insanlarına, varsıllıkla yoksulluk meseli olan bu hayatta -aslında bilim olmayan başka türlü sosyal bilim spekülasyonlarıyla süslemeyin n’olur- illaki yoksulluğa; yani ablamı okul birincisiyken okuldan alıp zurnacının oğluna veren, teras katta çatısı cam olan evi aldırmayıp yağan yağmuru ve karı görerek uyumamı engelleyen yoksulluğa, gelince mertliği kapıdan aşkı da bacadan kovan yoksulluğa...

köşelerinde kurdukları devrimci nostaljilerin, kürtajların ve tatil yanığı tenlerinin karşısına dikilmeyecek olan beridekilere...

açıp sözlüklere, kitap sırtlarına ve önsözlerine bakabilirsiniz. oğuz atay hüznünüze malzemedir nasıl olsa. nazım’ın görkemli bir dizesi aklınızda, necip fazıl bir ahlak adamı: taşrada bir anayurt oteli...

sarhoşken hepiniz birer gregor samsa, ayıkken yeşil kart alabilirsiniz yoksulluk belgesini muhtarınızdan iki türk lirası karşılığında. cimrinin parasına gıpta eder, asıl hazinesi olan tavrına hayranlık duyarsınız. aşırı düşkünlüklerinizin, ahlak gevşekliklerinin ve saçmalamalarınızın pratik değerini kanıtlamak için doğduğunuz toprağı ne de çabuk tevekkül ve demokrasinin batıl inançları da dâhil tüm rejimlere tahammül etme melekeniz var; bir taraftan yücelmek için öbür taraftan bozulmayı aynı anda kontrol altında tutabilirsiniz.

biliyorum siz burayı çalışarak kazandınız. biliyorum çoluk çocuk okutur, tatil yaparsınız işten vakit bulunca. gözünüz fakire uzanan eldedir, paranızı bankaya devlet ödemektedir ve hak etmektesinizdir toplu konuttan ev alma garantisini. kiracınız hazırdır ve malınızı faşist dedikleriniz korumaktadır. saçınız arkadan bağlı, visconti filminden uyarlama hüznünüz, iftar çadırında sıranız...

sizlere adıyorum; ama lütfen fakirin hüznüne yamanmayınız! bir de burjuva sınıfına adıyorum adanması gereken ne varsa! hani zengin olmayıp zengin gibi yaşayan, fakir olmayıp fakirlik edebiyatı yapan, idealleriyle yüksek yaşamaklarıyla sıradan olup gülüşleriyle dişlerimi kamaştıranlara...

hayatı olumsuzlayan ya da erteleyen 'umut'u ethik diye sunup yapıcı fanteziyi bir sınıf atlama düşüne indirgeyen umut ideologlarına, adına ethik dediğimiz bu evrensel doğruya iyi gelen davranışlar bekleyen tatlı su frengisi tabakalara, toplumsallaşmaya psikolojik bir tasmayla bağlı olup nasıl yiyeceğini, nasıl spor yapacağını, nasıl sevişeceğini, çocuklarını nasıl yetiştireceğini bile uzmanlardan öğrenip aşağılık duygusunu ırklar arası eşitlik, cinslerin eşitliği, fakirlere yardım, savaşa hayır, genel olarak şiddet karşıtlığı, ifade özgürlüğü, hayvanlara iyi davranma kategorileriyle mutlaklaştıran, emeği kitaplardan, acıları gazetelerden öğrenen çağdaş solcu aydınlarımıza...

hayal gücü yoksunluğu abartılı bir görev ve itaat duygusuyla telafi edilmiş ve bir mezbahaya girse midesi bulanacak et paketleme şirketi yöneticisine benzerken, kendini amacının yüceliğine ikna ettiği için politik, ekonomik, sosyal ya da dini fikirler bütünlüğünden mutlaklaştırdığınız ideolojilere amaç olarak bakan gaz odası odacısı kalpsiz insan kasabı moronlara adıyorum. resmi inançlarının her zaman organizatörler ve canilerle bir ittifakı söz konusuyken, zulümlere olanak veren en önemli özellik, vicdanları devlet ideolojisine olan itaatkârlığıyla insanlığı sloganlar, yaftalar ve inançlarla manipüle edilen, yakınında patlayan bombaya, yakmaya yıkmaya karşı görünüp de yozlaşmaya, adaletsizliğin pençesinde çürümeye ses çıkarmayan; okulu var eğitimi, mahkemesi var adaleti, camisi var dini, kalbi var vicdanı yalan tüm afazi hastası topluma adıyorum.

biyolojik gereksinmeleri zaten karşılanınca yapay amaçlar edinip bu amaçlarının yapaylığıyla arkadaş çevresini belirleyen gereksiz yere aşırı toplumsallaşmış insanlara...

çağdaş toplumlarında önemli önemsiz bir beceri edinmek üzere bir eğitimden geçmek için asgari çabaları yeterliyken, sonra da işlerine zamanında gelip işin gerektirdiği mütevazı çabayı göstermesi yeterli olan sizlere; bütün gerekeni makul oranda akıl ve çokça itaat olan kişilere...

ebeveynlerinin hak bellediği tanrısal çemberin içine doğmuş olmanın kazandırdığı korunaklı olanaklarıyla okuyan, dershaneye giden, üniversiteye giden kurslara giden, arabası hazır evi hazır aynı mezhepten karısı- kocası hazır mide bulandırıcı beşiklerinden mide bulandırıcı mezarlarına kadar toplumlarının gözbebeği gibi baktığı, biyolojik ihtiyaç giderme çabasında yaşamın yoksulluk bahçelerinde haysiyetleri için eşelenen insancıkların çabaları saçma sunulduğu için kendi yapay etkinliklerini amaç edinmiş paragöz servet adamlarına…

kafalarını kendileri taşıyıp başkalarına kullandıran, bedenlerini kansızlığın disiplinine ve zihinlerini unutuşunkine tabi kılarak çeviri yaşamlarını dipnotların ve italiklerin huzurlu gölgelerinde sürdüren bilim insanlarına, doğuştan iyi gelmiş ellerini satranç zihniyetiyle oynadıkları oyuncak sevdalarında bile zar tutanlara, kötü gelmiş ellerini iyi oynamaya çalışan insanlara, çocukken sorulduğunda öğretmen, avukat, mühendis doktor olabilme hayallerinin ederi birkaç küçük bilye tanesiyken çaresizliği öğreterek her şeylerine belirsizliği egemen kılanlara, çocuk ölümlerinden cevaplar arayanlara, devrimi reformdan zor gösterenlere, herkes sustuğu için susanlara, konuşmak için başkalarının konuşmasını bekleyenlere, konuşurken bağırmayanlara, sessiz kalışlarıyla vicdanlarda kapanmaz yaralar açanlara, tarihin apış aralarına sokulup her katmanda açılan kanatlarıyla beyinleri ve yürekleri akrep üretirken, düşüşleri ne hitler’in düşüşüne ne yarışan atların tökezleyişine benzemeyen ve her devirde her savaşta her kavgada güçlüden yana olanlara, her devirde her savaşta her kavgada hep kazananlardan yana saf tutanlara, kendileri sağ kalarak ölülere devrim şehidi, vatan şehidi, din şehidi sıfatları takan ölü sevicilerine, mezar taşlarından sosyoloji üreten tamahkâr toplumbilim tüccarlarına, hayatları kurmaca filmler gibi bir yanılsamayı duyarlılık yanılsamasıyla kâğıt mendillerini ıslatanlara, ıslattıkları mendillerinin eczası uçmasın diye özenle çantalarında saklayanlara, işyerlerinde sağduyulu ve ölçülü; alışverişte vahşi ve saldırgan, şahsiyet zaafına uğrayıp kapitalizmle vicdanı körebe, akılları köşe kapmaca oyunları oynayan, kalp diye göğüslerinin sol yanında korkak birer tavşan taşıyanlara, içte ve dışta, kesin ve keskin muğlâk ve muallâk görüntülerinin gövdesinden kendi içlerine düşen gözleriyle bakan; çiçek, gölge, taş, kar, dağ derinlik renk ve dumanla kendi çekirdeğine ufalmayı göze alamayıp güvende olmak adına çoğunluğa benzemeye çalışanlara, hep bir şeylerin kıyısından yansırken, hep bir yerlerden, hep başka biçimde, her zaman farksız, hep yansıtana göre, hep diğerinden, aslını bile bilmek zahmetine katlanamadıkları şeylerde kendilerini ararken alkış nerede yükselirse oraya koşarak, çekilince etraflarındaki altın yaldızlı çerçeve ve nerede oldukları belli olmayınca uğradıkları gerçeklik kaybıyla, her şeye ve hepsine rağmen kendisi olmaya devam edemeyenlere...

salınınca iki kol olanın sarılınca bir kucak olduğunun ayırtına varamayan, sonbahar yaprakları sıva gibi dökülürken ilk yağmurda ıslanmayan ürkek şemsiye insanlarına, özü olmayan kabuklar haline gelen sosyal unvanlarına kulluk ederken zamanla yarışıp da zamanı geçemeyen, geçse bile arta kalan zamanda ne yapacağını bilemeyen, hızlarının amacı kendileriyle sınırlı kullarına!..

ihtiyatınızın ebediyet deliliğinde dünyanıza yeni sayıklamalar lazım geldiğinde yaşamayıp yaşamın bir benzerini sürdürürken ölümden nasıl sakınacağınızı düşünerek ölüme tapabilirsiniz. takma başlarınızın üzerindeki takma perçemlerinizin, ödenmeyen borçlarınızın, tutulmayan sözlerinizin, yollara düşmeyi ve kaderlerinizle güreşmeyi göze alamamanızın bir mazereti var; yer gibi sağlam, gök gibi her yerde diyerek şanını yücelttiğiniz ama kanını emdiğiniz, kökünü kemirdiğiniz köhne bir devletiniz, allak bullak edici piyasalar, dinler, sanatlar, ülküler; boyalı pudra maskaralıklarınızla suratlarınıza sürdüğünüz (ıyyy) dilleriniz, üsluplarınız, retorikleriniz...

ve siz ey, süslü seremonilerin, sadakat gösterilerinin, ödüllerin, nişanların altında yamalı ciğerlerini, tahta cambaz bacaklarını gizlemeye çalıştığı fahişelerin gardıroplarından konuşanlar!!! meziyetlerinizden daha büyük bir varoluş kontenjanını elinde tutan zaaflarınız fiilin hükümranlığının önüne geçti. biliyorum zordur kabil’in çocukları olup habil’i tutmak, katilin soyundan gelip maktulden yana olmak…

spartaküs'e değil, atticus'a değil; haşmet ibriktaroğlu'na, martin luther king'e, marx'a, bob marley'e, peter green'e, otis rush'a, steve ray vaughan'a, andy kauffman'a, bach'a, mr. jones'a, cyrano de bergerac'a, muhammed ali'ye, şeyh bedrettin'e, imam şafi'ye, şakacı şirin'e, değil. turgut uyar'a, cahit zarifoğlu'na, cioran'a, romain gary'ye (emile ajar), mahir çayan'a, soljenitsin'e, miles davis'e, t.d.lemon 1900'e, cool hand luke'a, cat stevens'a, hannah arendt'e, ali şeriati'ye, charlie chaplin'e, ofsayt osman'a, zapata'ya, marcos'a, castro'ya, gözlüklü şirin'e, goofy'ye, kunta kinte'ye, ebuzer gıffari'ye, birdy'ye, dostoyevski'ye, marlon brando'ya, geronimo'ya, rory gallagher'a, maradona'ya, malcolm x'e, sacco ile vanzetti'ye, b.b.king'e, paul kossoff'a, robby fowler'a, mumia abu-jamal'a, sadri alışık'a, bruce springsteen'e, neil young'a, jomo kenyatta'ya, rosa luxemburg'a, martin eden'e, henry thoreau'ya, buffalo 66'e, bono'ya, victor jara'ya, kazım koyuncu'ya, al pacino'ya;

hayatımda artık bir boğazlı kazak imgesi olarak hep varolan, alkolden titreyen elleriyle uzun gri saçlarını alnından geriye doğru savururken hayat'ın yaşam'a çevrilmesi gerekirliğiyle ilgili yol haritasını kepek döker gibi kucağıma düşürmüş bulunan, iki ile ikinin eşit olmadığını matematikle ispat ederek çocukça hayranlığımı kazanmış, karşılaşmamızı artık tesadüflere bıraktığım odtü'de on iki eylül cuntasının tanklarına omuz atarak ilerletmedikleri bir adımdan bir dünya kazanan zafer abi'ye değil.

hayata karşı bir dağ gibi 'i got the blues' duruşuyla 'hayat kendisiyle pazarlık yapmaya değmez' fikrini yaşamımda somut olarak kendi üzerinde bedenlendiren, hiçbir kitaptan hiçbir filmden öğrenemediğim şeyleri bir mimiğinden, bir cümlesinden süzebildiğim, benimle dost olduğu için kendimi kendimle gurur duyduran nurullah abi’ye.

benden biraz yakışıklı cevo'ya. güzel gülüşlü ismail'e, içimdeki okyanus'a, sokrat'ın aklını isa'nın kalbini taşıyan gerçek insanlara, sabah ezanlarında yağan yağmura, 'gece yarısına bir saat var'lara, öğleyi bulan kahvaltılara adamıyorum!!!

ben allah’a inanırım -benim yüzümden birçok kişi allah’a inandı ama ben şimdi ateistleri ölesiye kıskanıyorum orası ayrı- belki de bu yüzden gözümden ırak olan gönlümden ırak olmaz. nefsimden ırak olur sadece. haa, bir de o şiirden o anlaşılmaz. tartışmayalım. eyvallah.

sevilmekle imtihan olan bir masumdu yusuf. yakup sevdi kuyuya düştü, züleyha sevdi zindana... hepsi bu.



29 Ekim 2012 Pazartesi

karşılaşmalar

"iyi eğitilmiş, çok sevilmiş, sağlıklı yemekler yemiş, sevişmeyi erken öğrenmiş kolejli kızların akıl uçuran duruluğu vardı beyaz yüzünde. (m. uyurkulak, tol)"

*

"kapıyı açınca hiç tanımadığı genç bir kızla karşılaştı. alacalı bulacalı elbiseleri, parlak takıları, ağır makyajı ve mor ojeli tırnaklarıyla kızın mahalle güzellerinden tek eksiği güzelliğiydi. (a. canıgüz, tatlı rüyalar)"

*

"birileri tülay kayalı'ya, bir zamanlar, epey eski bir zamanda şirin olduğunu söylemiş, tülay kayalı'da o şirinlik ödülü alan yeni yetme kız poz ve mimiklerini bozmadan bugüne kadar saklamıştı. ve artık bu yaşında ve bu konumunda 'şirin kız' sırıtıyordu. (m. murat somer, hop-çiki-yaya serisi- kaderin peşinde)"

*

zeyl: yüzünü gölgeleyen upuzun kirpiklerinin çırpınışına bakarak, "göz kapaklarınızdaki kaslar çok güçlü olmalı," dedim. "yoksa bu uzunluktaki kirpikleri mümkün değil kaldıramazlardı." önce bana, sonra yandaki masaya bakarak tebessüm etti. böylece, sağ gamzesiyle de tanıştık. yüzünde aynı tebessüm, derin bir kuyuya bakar gibi gözlerime baktı. "evet, çok güçlü. öyle ki, onlarla gazoz kapağı bile açabiliyorum."

tam bu sırada, kaçış öyküsünün son paragrafını söylemekte olan rilke mikrofona biraz daha yaklaştı.

15 Ekim 2012 Pazartesi

kısa kısa - dört

* bir kaç aydır kayıptım, artık bulundum...

* "are you... are you a serial killer? dexter-s07e01"

*  bu dünya dönüyorsa ibriktaroğlu haşmet, kanadıkırık muhsin bey gibiler hatırına dönüyor.

* yaşamak, "devcileyin bir böceğe" dönüşmektir. aynaya bakmazsak hepimiz insanız.

* sızı... tam burada.

* abimin -ki kendisi büyük teyzemin büyük oğludur- benimle konuşurken başkalarına kullanmadığı bir sesle, "efsane geri dönmüş," benzeri futbol cümleleri kurmasını severim.

* "ne kadar uzakta gezinilirse, o kadar az bulabilirler aradıklarını. onlar, yolunu şaşırmış gibi yürürler: ne kadar ötelere yürüse, o kadar yanılgıya giden biri. (oruç aruoba, ile)"

* tükenmez kalem dediğin siyah yazar. düzeltiyorum, kalem dediğin siyah yazar.

* bu hayatta sadece klasik doğruları yapmıyorum.

* hülya avşar sadece sinema oyuncusu olsun isterdim. öyle olmamakla neler kaybettiğimizi görmek için sadece iki genç kız'a (2005) bakmak bile yeter.

* yüce tanrı, bizi iki yıl üst üste ugg botlarla ve dizlerini korumak isteyen at üstündeki şovalyeleri hatırlatan, giyenlerin boyundan daha uzun çizmelerle bizi sınadığın yetmez mi? bu sene bileği kavrayıp orada biten kısa botlar moda olsun. arz ederim.

* acılara tutunmak... elbette ve sadece ahmet kaya.

* geri zekalı = gerzek, bazı an=bazan, kan kardeş= kanka, pek iyi= peki...

* "onuncu ayın onuncu günü" hep beraber yaşlanıyoruz feridun düzağaç. bu ne asuman'ın ne de seni 'kısaca' f.d. diye bilenlerin anlayabileceği bir şey.

*  bir vur-kaç taktiği olarak "ah!"

* hazzın merkezine seyahat. atalet ile...sabır ile... ya da hazzın başında beklemek. (bkz: hazzın haritası)

* "biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız (sezai karakoç)"

* hayatın son hızla doldurabilmek için boşluklara ihtiyacı var. bulamadığında ise huysuzluk eder, sorun çıkartır.

* abd uzak doğuya gidip kırık burunla geriye döndü. aynı şey orta doğuda neden olmasın?

* "bana kolpa malzemeden putlar yontma bebeğim (ah muhsin ünlü)"

12 Ekim 2012 Cuma

altı çizili satırlar: zen ve motosiklet bakım sanatı

robert m. pirsig'in kült romanı.

ya da salman rushdie'nin deyişiyle "robert pirsig'in zen çoksatarı"*.

ve de, uzunsatarı...

*

insanlık, tarih on dokuzuncu yüz yıldan yirminci yüz yıla taşınırken nasıl da umut doluydu. avrupa'nın büyük devletleri arasında dostluk havası yaşanıyor, teknolojik gelişmelerle insan hayatı kolaylaşıyor, sanat ve kültür dünyasında modernizmin etkisiyle yeni sanat biçimleri boy atıyor ve sanat, edebiyat, moda ve tasarım alanlarında yeni akımlar doğuyordu.

belle époque adı verilen bu "altın çağ", çok geçmeden birinci dünya savaşıyla son bulacak, ikincisiyle uyanınca unutulan bir rüyaya dönüşecekti.

altmış sekiz yılının paris'inde, savaş sonrası çocukları, "açlıktan ölmemeyi ancak sıkıntıdan ölmekle garanti eden bir dünyanın canı cehenneme," diyerek, sıkıştırıldıkları dar çerçeveye isyan ettiler. peşi sıra, tıpkı muhammed ali gibi 'uzak doğuda dövüşmeyi' reddeden 'çiçek' gibi çocuklar çıktı sahneye. ve bu çocuklar sayesinde batı'nın uzak doğu mistizmiyle ilişkisi doruğa çıktı.

*

tam bu sırada robert m. pirsig adındaki bir felsefeci-yazar, başlangıçta hafif bir felsefi deneme olarak yazmayı planladığı ama altmış sekiz yılında motosikletle ülkeyi baştan başa geçerek yaptığı bir geziden sonra anlatı çatısını bu gezi üzerine oturttuğu kitabı koltuğunun altında yayınevlerini dolaşmaktadır. bir gün, tam yüz yirmi bir yayıncı tarafından reddedilen kitap için bir yayıncı üç bin dolarlık standart ödemeyi yapmayı kabul eder. çünkü bu kitap ona, neden yayıncılık yapmak istediğini hatırlatmıştır. ve ilave eder: "büyük olasılıkla alacağın son para. fakat üzülme, böyle bir kitapta amaç para değildir."

pirsig itiraz etmez. çünkü kitabını para için değil bu kitabı yazmak ona, yazmamaktan daha nitelikli göründüğü için yazmıştır.

kitap yayınlanır ve best-seller listesini fetheder. bir yol romanı gibi başlayan ama daha sonra rotasını değiştiren ve okuyanlar tarafından her hangi bir türe dahil edilemeyen kitap, hem okurlardan hem de eleştirmenlerden çok olumlu tepkiler alır ve giderek 'kült kitap'a dönüşür.

neden, diye sorar pirsig ve kendi sorusunu kendi cevaplar: bu kitap, maddi başarıya karşı kültürel bir ayaklanmanın başgösterdiği bir zamana rastlamıştır. milyonlarca avrupalı köylü tüm yaşamları boyunca zenginliğin özlemini çekmiş ve sonunda kendilerinin ve gelecek soylarının bundan nasibini alacağı -amerika denen- bir dünyaya gelmişlerdi. şimdi ise, şanslı şımarık torunları tüm bu rüyayı, kötü bir şey olduğunu söyleyerek suratlarına atıyordu. hippilerin kafasında tek bir şey vardı; özgürlük. fakat burada başka bir problem başlıyordu. özgürlük giderek yozlaşmaya neden oluyordu ve ne kadar eğlenceli olursa olsun, bunu yaşam boyu bir uğraş olarak sürdürmek zordu.

ve ellerinde tuttukları kitap, maddi başarıya karşı, daha ciddi bir alternatif önerir. daha doğrusu 'başarı'nın anlamını salt iyi iş bulmak, toplumun uygun gördüğü evlilik ve sorunlardan uzak durmaktan daha geniş boyutlara taşır.

*

eleştirmenelere göre roman, otobiyografi, felsefi deneme arasında gidip gelen bu metin, adsız bir anlatıcının oğlu chris ve iki arkadaşıyla (john sutherland ve karısı sylvia) on yedi günlük bir motosiklet yolculuğunun öyküsü olarak başlar. daha sonra anlatıcı, "çoğu zaman öyle bir acele içindeyizdir ki konuşmaya fırsatımız kalmaz. sonuç, günden güne sonsuz bir sığlaşma ve kişiyi, zaman geçip gittikten sonra, geçen yıllara şaşmamaya ve üzülmeye götüren tekdüzeliktir," dedikten sonra bir tür chautauqua yapmaya karar verir.

chautauqua, abd'nde radyo, sinema ve televizyon yaygınlaşmadan önce daha çok ulusal bilinç oluşturmak amacıyla yapılan, insanları eğitmek, eğlendirmek, düşüncelerini geliştirmek amacıyla düzenlenen eğitici toplantılardır. öğretmen kendisi olacaktır, okuyanlar da öğrenciler...

konuşmaya, yol arkadaşlarının motosiklete bakışından bir hayat görüşü çıkartarak başlar, peşi sıra iyilik kavramını yeniden tanımlar. eski yunandan başlayarak felsefe tarihini kendine has bir bakış açısıyla yeniden inşa eder. eski yunan dediğimiz 'antik' zaman dilimine saygısı o kadar büyüktür ki, döneme dair okuyunca çok sevdiğim, önemli bulduğum bir cümle kurar: "karanlık çağ, greklerce kesintiye uğratılmış doğal yaşam tarzının devamıdır yalnızca."

yolculuk kaçınılmaz bir biçimde okuru phaedrus'la tanışmaya götürür. çünkü dıştan çok içte yol alan anlatıcının geçmişine, 'eski ben'ine uğraması kaçınılmazdır. otobiyografik yanları bol duraklarda phaedrus'un felsefik görüşlerine ve anlatıcının şimdi olduğu, oğlu ve iki arkadaşıyla motosiklet yolculuğuna çıkmış adam oluncaya kadar çektiği acılara da şahit oluruz.

bu, ne zaman sıradanlığın sınırlarını aşmaya çalışsa, hayata ve hocalarına sorular sorsa, birilerine ya da bir şeylere itiraz etse başına gelenleri anlatan ve onu elektroşok tedavisine götüren 'yol'un 'hikâyesi'dir.

tedavi işe yaramış mıdır?

"başkalarının büyük kitaplarına harcayacak zamanım ve ilgim yok," diyerek kendi kitabını yazmak için felsefe eğitimi almayı tercih eden phaedrus değil ama, tıpkı mazisinde böyle bir şok tedavisi gördüğü bilinen pirsig kendi kitabını yazmıştır.

şimdi yukarıdaki soruya cevap verebiliriz.

*

roman ve otobiyografik yanı dışında öğreten kitaplardan da olan zen ve motosiklet bakım sanatı'nda bir yığın satırın altını çizdim. anlatıcının ya da phaedrus'un bakış açısıyla da olsa başlığında "felsefe" olan herhangi bir kitapta da rastlayacağınız cümleler yerine, altı çizili satırlara phaedrus ve sorularıyla baş edemeyen hocasının yerine ona haddini bildirmek için derse gelen bölüm başkanının işlediği tek dersin sonlarını aldım.

bölüm başkanı profesörün, "biz buraya sizin ne düşündüğünüzü öğrenmeye gelmedik, aristo'nun ne düşündüğünü öğrenmeye geldik, sizin ne düşündüğünüzü öğrenmek istersek bu konuda ayrı bir kurs açarız," diyerek başlattığı son dersin sonları.

başka bir deyişle phaedrus'un hayallerinin tükendiği, geriye hiç bir umudunun kalmadığı son dersin sonları.

'son-uç'u thoreau'nun, "bir şey yitirmeden asla bir şey kazanamazsın," cümlesine varacak son dersin sonları.

ve son dersin sonuna doğru altı çizili satırlar:

"...phaedrus dersi duymaz bile. düşünceleri boyuna ilerler, diyalektiğin değişimleri arasından geçer, bir takım şeylere çarparak, yeni dallar ve yan dallar bularak, diyalektik denen bu 'sanat'ın habisliğini, anlamsızlığını ve sevgisizliğini hep yeniden keşfettikçe öfkeye kapılarak ilerler. profesör, onun yüz ifadesine bakınca korkar, ve bir tür panik duygusuyla dersi sürdürür. phaedrus'un düşüncesi koşar, koşar, koşar ve sonra yine koşar, sonunda şeytanı görür; kendi içinde çok derin yerleşmiş; aşkı, güzelliği, gerçeği, bilgeliği anlamaya çalışıyormuş gibi yapan, ama gerçek amacı asla onları anlamak olmayan, gerçek amacı hep onları gaspetmek ve kendini tahta çıkarmak olan bir şeytan. diyalektik- gasp edici diyalektik. gördüğü budur. bu sonradan görme şeytan, iyi olan her şeye sahip olmaya, onu denetlemeye çalışır. profesör dersin erken bittiğini bildirir ve aceleyle odayı terk eder.

öğrenciler odayı tek sıra halinde, sessizce terkettikten sonra phaedrus koca yuvarlak masada, tek başına pencerenin ötesindeki isli havadan güneş kaybolana ve oda önce gri, sonra da karanlık olana kadar oturur."**



*: ayaklarının altındaki toprak
**çeviren: süha sertabiboğlu (ayrıntı yayınları, 2005)

10 Ekim 2012 Çarşamba

rüştü onur (1920-1942)

cumhuriyet dönemi şairidir. devrek'te doğdu. basılmış hiçbir kitabı yoktur. şiirleri ölümünden sonra yayınlanan "rüştü onur" adlı kitabındadır. henüz yirmi iki yaşında iken tüberkülozdan öldü. şiirlerinde, bahtsız günlerinin duygulanmalarını yapmacıksız bir söyleyişle dile getirdi.
"bir şair yaşamıştı zonguldak'ta
adı rüştü onur'du.
bilseydi hatırlanacağını
ölümünden sonra,
memnun olurdu."
                         (behçet necatigil)

9 Ekim 2012 Salı

bugün ne giydim?

woody allen, muzır etkiler'deki bir öyküde, bir özeleştiri biçimi olarak kendine dışarıdan bakmaktan bahseder ve "insan odanın bir köşesinde dururken aniden öbür köşeye geçip oradan kendine bakmalı," der.

yürüdüğüm yolun burasında blogda gezinip, bazan 'bir tavşana niyet çektirir gibi' bazan sırasıyla yazdıklarıma baktım da, kevir'in sunusunda "ne yazsam gönlüm doyuma ulaşmıyor! bu günlerde yazdıklarımın tümü, yazılmasının yazılmamasından daha iyi olacağına inanmadığım yazılardır." diyen ali şeriati'yi hatırladım.

ben de aynısını diyecek değilim. hem elimden gelen bu olduğu hem buraya yazmayı gerçekten sevdiğim için. ali şeriati'den bir şeyler ödünç alabilmek için kaç fırın ekmek yemek gerektiği bahsine ise hiç girmiyorum.

yaklaşık üç yıl önce bu blog olsun isterken, konusu sadece film, kitap, kısaca sanat olsun istemiştim. oysa bir yığın kendimi ele veren şey yazmışım.

yakında "bugün ne giydim?" başlıklı yazılarla buralar şenlenirse şaşırmayacağım.

siz de şaşırmayın.

8 Ekim 2012 Pazartesi

yaş değiştirme törenine yetişen öyle bir şiir*

ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
ve yaraşırsa ancak monet'nin
kadınlarına yaraşan giysilerinle
gördüm de
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
öyle kısaydı ki adımların
şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
ölçülür ve denk düşerdi ancak
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

yok bir yanıtın nereye diyenlere
bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
o bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
hani etiler'den hisar'a insek bile
bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
çok yaşında her zamanki çocuksun gene
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

mart ayında patlıcan, ağustosta karnıbahar
mutfağın mutfak olalı böyle
bir adın vardı senin, tomris uyar'dı
adını yenile bu yıl, ama bak tomris uyar olsun gene
ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
oysa güneş pek batmadı senin evinde
söyle
ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.


*: edip cansever, tomris uyar için

6 Ekim 2012 Cumartesi

günün sorusu: kurgu

yönetmenin kurgusu ibaresiyle yeniden yayınlanan filmlerin ilk hali yapımcının -ya da film şirketinin- kurgusu mu?

4 Ekim 2012 Perşembe

yol hâli

"yeni bir yola çıkan kişi,
yolun nasıl bir olanak olduğunu anlar
- ama, ancak, yola çıktıktan sonra...

yola çıkan kişi, yolun gerektirdiklerini
sonuna dek kabullenmek zorundadır.

bir yeri toptan terkedip yeni bir yola çıkan
kişi, terkettiği yerdeki her şeyi -herkesi-
mutlak bir biçimde terketmiş; çıktığı yolda
rastlayacağı her şeyi -herkesi- de,
mutlak bir biçimde kabullenmiş olmalıdır
-sağlam yürümenin ilk koşuludur bu."*


*: oruç aruoba, yürüme

3 Ekim 2012 Çarşamba

üçü bir yerde: kosmos, bir zamanlar anadolu'da, vavien

daha bir kaç gün önce, bu seneki altın koza'da aradığını bulamayan zeki demirkubuz -ki sinemasını ve o sinemanın dert edindiği şeyleri severim- abesle iştigal nev'înden işler yaptı. elbette sinemasının kıymetinden bir şey götürmez ama sosyal medyada takındığı ergen tavırlarını kendisine hiç yakıştırmadım.

artık vaka-i adiyeden sayılan bu durum ise, ister istemez geçen yıl ki altın portakal sonrası aynı şeyleri yapan ümit ünal'ı hatırlattı.

ama yönetmen ümit ünal, " kosmos, bir zamanlar anadolu'da ya da vavien büyük ödülü alsaydı juri özel ödülünü kabul ederdim" derken ve "kosmos, bir zamanlar anadolu'da ve vavien'de sizi cezbeden ne oldu?"* sorusuna cevap verirken beni kendi safına çekmeyi başarmıştı.

bakalım, biraz sakinleşince yapacağı açıklamalarla zeki demirkubuz da aynı şeyi başarabilecek mi?

*

bu vesileyle uluslararası antalya altın portakal film festivali'nin kırk dokuzuncusuna günler kalmışken, ümit ünal'ın, katılmamak elde mi, dedirten cevabını hatırlayalım:

"apayrı filmler. kosmos'un taşraya bakışı, gerçeküstü ele alışı, karakterin peygamberce tuhaflığı... yakup kadri'nin yaban'ını hatırlatıyor. alâkası yok, ama neredeyse öyle bir dünya. çok acayip bir film, kurduğu atmosfer, ses kullanımı olağanüstü güzel. kısa zamanda çekilmiş olmasına rağmen görüntüleri harika. bir zamanlar anadolu'da ise, bayağı epik bir film. yönetmen gözüyle baktığımda, kırları öyle çekmek, fotoğraflamak gerçekten zor. zaman ve para alan bir şey. bu ülkenin erkek toplumu gerçekliğini inanılmaz iyi anlatan bir film. erkekler arasındaki hiyerarşiyi, hem rütbe olarak hem de ezen-ezilen arasındaki ilişkiyi çok güzel anlatıyor. ceset bulunana kadar, kırda geçen bölüm başyapıt. nabokov'dan beri beni en çok çarpan şey detayların kullanımı. senaryolarımda da detaylar önemlidir. birinci sahneden bir şey kullandıysam, yirminci sahnede başka türlü ortaya çıkar, filmin sonunda bir daha... vavien'de de detayların kullanımı olağanüstüydü. öyle bir karakteri anlatmaya cesaret etmek! o kadar popüler bir televizyon yıldızı çıkıp bu kadar derin, kötücül bir karakteri anlatmaya cesaret ediyor. oyuncular inanılmazdı. binnur kaya'nın 'ya bırakma beni, ben seni çok seviyorum' dediği o minicik sahne... insanın içine o kadar dokunan bir şey yakalamak... bayıldım. bu üç filmin yanında özel ödülü her zaman kabul ederim."


*söyleşi: yücel göktürk, bir+bir-sayı:15

1 Ekim 2012 Pazartesi

parmak ucu

o fıkrayı bilirsiniz: doktor hastasına ağrıyan yerini sorar. ama hastanın, "burası... burası..." diyerek işaret ettiği kalbe, yanağa, omuza, avuç içine baktığında bir şey bulamaz. sonra anlaşır ki, hasta işaret parmağının ucundaki bir acıdan muzdariptir.

çoğunlukla içli, melankolik bir ses yankılanıyor ya hani bu sokakta, ortada bir melodram olduğundan değil bu. sadece tutkun olduğum kelimeler yüzünden.

yoksa, "hayat kısa/ kuşlar uçuyor"*


*:cemal süreya

29 Eylül 2012 Cumartesi

arap saçı*

vakit gece yarısını geçmişti, aklıma bir cümle düştü: "nasıl da terkediştik yasemin'le"...

kitaplığa yürüyüp ebekulak'ı* açtım. hem aynı adlı öyküyü okudum hem de tekrar ve tekrar the best of erkin koray dinlediğimiz o günlere gittim. şimdi o kadar düşkün olmasam da o zamanlar sever ve önemserdim erkin koray'ı.

arap saçı'nı ise bu güzel öykü yüzünden severdim daha çok.

şarkıyı arabesk bulacaklara baştan söyleyeyim; bu adam, arabesk bir yanı olduğunu çok zaman önce itiraf etmişti.

*erkin koray, arap saçı

evet, hep "aşk yüzünden"...

ne varsa.


*: atilla atalay

26 Eylül 2012 Çarşamba

şili

bir kadın şili gibi olmalıdır.

ince, uzun.

bir yanı dağ, bir yanı deniz.

hem de aymara dilindeki anlamına* uygun.


*: dünyanın son bulduğu diyar

25 Eylül 2012 Salı

neşet ertaş

ah "yalan dünya"...

bir defa daha en iyi yaptığı şeyi yapıyor ve mecbur ediyor: yaklaşık üç yıldır taslaklarda duran, en son geçen kasım ayında bir kaç cümle eklediğiniz bir yazıyı bozlaklar eşliğinde, bazan ağlayarak tamamlamak zorunda kalıyorsunuz.

*

bozkırın tezenesi...

kırşehirli mahalli sanatçı...

eğer atatürk'ün öldüğü yıla denk gelmese belki de doğum tarihini bilemeyecek bu adam, yokluk içindeki çocukluğunu, bir kaç yıl sonra öksüz kalacağını bilmeden, babası muharrem ertaş'ın ardı sıra kırşehir ve çevresinde köyden köye, düğünden düğüne gezerek, babası bağlama çalıp türkü söylerken bazı oynak melodiler eşliğinde ortada oynayarak geçirir.

biraz büyüyüp bağlamasını eline alınca, babasından kendisine sirayet eden yetenekle abdal geleneğini iki binli yıllara taşıyacaktır. sonrasını biliyorsunuz, kara sevdaya, gurbete, ana sevgisine, yoksulluğa dair bozlaklar havalandıran bir 'garip'...

ankara gazinolarında çalışır. babasını kırmayı göze alarak sevdiği kadınla, 'leyla'sıyla evlenir. ki ona bütün kadınlar 'leyla'dır. kısa bir istanbul tecrübesi yaşar. bu tecrübe sırasında iki de plak doldurur. radyo günleri derken, ortadan kaybolur. bozulan sağlığı yüzünden çocuklarının yanına almanya'ya gitmiştir. hatta, bir trafik kazası yüzünden eski yugoslavya'da üç ay hapis yatar. gerçekten de, "hapishanelere güneş doğmuyor"dur. neredeyse yirmi yıl süren yokluğunda bolca "ölüm haberi" gelir. ölmemiştir ama eserleri gerek kendi sesinden, gerek 'folk müzik' cilasıyla çeşitli sanatçılardan dinlenmeye devam etse de unutulmuştur.

tam burada ben dahil oluyorum anlatıya. kestane çıkmış da tabağını beğenmemiş tayfasına dahil olmaktan haya ederim. kaldı ki, hiçbir zaman o tayfadan olmadım. ama büyüdüğüm dönemde okullardaki mahalle baskısına karşı koyamayacak kadar çocuktum. türkçe müzik mi, ne kadar banal... ama büyüklerimiz vardı, hem de en ikna edici cümleleriyle: sen blues seversin, neşet ertaş'ın yaptığı da blues. amerika'da yaşasa kesin blues yapardı.

ama neredeydi?

kanalyedinin kanalyedi olduğu zamanlardı. fotoğraflarla yapılmış bir klip eşliğinde içim titreyerek gönül dağı'nı dinledim. "gönül" sözcüğünü, "ğonul" ile "ğonül" arasında bir yerlerde söylüyor, daha da güzelleştiriyordu.

kalan müzik birkaç yıl sonra neşet ertaş külliyatını yayınlamaya başlayınca ilk aldığım albüm doğal olarak gönül dağı oldu. sonra da diğerlerini almak zorunda kaldım. çünkü kayıtsız kalınamazdı. ve öldüğümde terekemden çıkacak en kıymetli şey belki de bu külliyat olacak.

ilk albümü gönül dağı için alınmıştı ama kızılırmak daha ilk dinlemede onun önüne geçiverdi. o kızılırmak ki, şekip şahadoğru'nun şikayet olmasını ile birlikte tasavvuf etkisinin en yoğun hissedildiği halk müziği parçasıdır. o günlerden bugüne çok neşet ertaş türküsü eskittim ama kızılırmak değişmeden kaldı.

neşet ertaş'tan başka hiçbir şey dinleyemez olduğum, bayram bilge tokel'in neşet ertaş kitabı'nı elimden bırakamadığım günlerde bir konser için ankara'ya geldi. arkadaşlarımdan gelen olmadığı için tek başıma gittiğim konser unutulmaz bir tecrübeydi: altmış üç yaşındaydı ama sahneye koşarak çıktı. "buraya gelirken bastığınız yollarda yüzüm vardır," dedi. 'bakalım o gara suratlı ne yapıyor diye düşündünüz," dedi. "burası çok sıcak oldu. izin verirseniz ceketimi çıkartabilir miyim?" dedi. etrafıma baktım. tek başıma gelmiştim ama yalnızlık hissetmiyordum.

türkünün popülerleşip her popüler nesne gibi tüketime sunulduğu günlerde bana da sordular, türkü dinliyor muydum? "dinlemem. ben sadece neşet ertaş dinlerim." zaten, onu dinlemenin, 'türkü modası'yla bir alakası yoktu.

o 'türkü modası'nın güzelliklerinden olan gönül dağı'nda bir garip kitabı için neşet ertaş'la nehir söyleşi yapan haşim akman, zor geçen çocukluğunu dinledikten sonra dayanamaz ve sorar: "hiç isyan etmediniz mi?" o da, "biz doğduğumuzdan beri yoksulduk, varlığı görmedik ki yoksulluktan şikâyet edelim. biz şöyleyi böyleyi görmedik ki daha iyisi için hayal kurabilelim." cevabını verir.

ve böylece daha da büyür.

*

bugün: yirmi beş eylül iki bin on iki...

neşet ertaş, bu yalan dünya'dan geçti, ebediyete yürüdü.

inandığı tanrı ondan şefkatini esirgemesin.

21 Eylül 2012 Cuma

en acil hıbırlar

yaşı vnf.'ye yakın birisi blog bulvarında da dolaşıyorsa mizah dergilerinin rahle-i tedrisinden geçmiş demektir. hatta, eğer varsa okuma alışkanlığında büyüklerinin aldığı bu mizah dergilerinin payı çoktur.

mizah dergisi dediğimde uykusuz, penguen vs. anlaşılmasın lütfen. öyle olsaydı bile, imza günlerinde yazar ve çizerlere justin bieber muamelesi yapan liseli kızları gördükten sonra susar ve bu ilgimi utanç içinde kendime saklardım.

*

ilk önce fırt ve gırgır geliyor aklıma. galiba, biri salı diğeri cuma günü gazete bayiilerine gelirdi. sonra limon vardı. o da çarşamba günleri çıkardı diye hatırlıyorum. ama dini ve geleneksel değerlere karşı pervasızca saygısızlık içindeler diye limon'a ve deli'ye sıcak bakmaz nadiren okurdum.

bu dergiler basını kontrolde tutmak isteyen iktidarın uydurduğu, amacının küçükleri korumak olduğunu iddia eden muzır yasası yüzünden sürekli ceza alırdı. yanılmıyorsam limon böyle bir mahkeme ve ceza sürecinden kaçabilmek için adını leman yapmıştı. bunu, her şeyi söylemelerine engel olan sermaye baskısından kurtulmak, kendi kendilerinin patronu olmak için de yapmış olabilirler. eski zamanlar olduğu için o kadar iyi hatırlayamıyorum.

eski ama güzel zamanlardı.

bir de, gırgır ve fırt ekolünün devamı hıbır vardı. ben asıl onu okumayı severdim: ergün gündüz, hasan kaçan, atilla atalay, latif demirci, aptülika, mehmet ersoy, galip tekin, irfan sayar, kenan yarar, bülent üstün ve adını hatırlayamadığım, bana gülmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu öğreten bir yığın insan...

*

dediğim gibi, eski ama güzel, cep telefonlarının yarım kilo olduğu ve ağırlığınca altın ettiği, cebinizde hiçbir şeyiniz olmasa bile bir tane 'küçük jeton'un bulunduğu zamanlardı.

hıbır'da en acil hıbırlar diye bir köşe vardı. tivitır, kısa mesajlar gibi şeylerin ilk hali. burada ilanlar, istekler yayınlanır, bazan melankolik bazan slogan yüklü cümleler olurdu. en çok da plotonik aşk mesajları...

*

evet, oraya geldik:

"dün gece maçtan sonra, adını cumhuriyet meydanındaki kadim ağaçtan alan şehrin en büyük marketinde, kasa sırasında tam önümde duran kız... ne askılı elbisene ne de omuzlarındaki yaz izlerine sözüm yok. yazdan kalma elbisenin askıları arasında sırtına dövdürdüğün 'sometimes simple things are best' cümlesine de. ama, saçlarını toplayıp arasına kurşun kalem sokarak topuz yapmakla görünür kıldığın ensendeki minik ben o kalemi çekip aldığında nereye gidiyor, işte onu çok merak ediyorum."



notgibi: aramızda belki hıbır'ı merak eden gençler vardır.

19 Eylül 2012 Çarşamba

kısa kısa - üç

* "ah benim kaybolan sevgilim,
 tek kişilik saklambaçlarda*


terkedilmeseydi nilgün marmara'ya ithaf edilecekti" 
                                                                                (mehmet murat) 

* olur ya, mehmet murat için olası kitap adları: terkedilmiş şiirler külliyatı, terkedilmiş şiirler atlası...

* güzel film adları demişken unutmayalım; yağmurdan sonraki soluk ayın öyküleri...

* bazı nesnelerin kendilerini unutturma gücüne bayılıyorum. mesela, bu sabahın kumsalındaki kum küreği. sarı...

* "yoruldum. yağmurda ıslanan bir kuş gibi yoruldum. (coffey, the green mile)"

* kimseden korkmayan cümleler yazabilmeyi isterdim.

* "belki de yaşantılar, onları yaşayabilecek olanlara sunarlar kendilerini. (paul auster, new york üçlemesi)"

* ne kadar istekli olursa olsunlar, yüce tanrı bazı insanların ebeveyn olmasına izin vermemeli.

* "etimden uçurduğum uçurum/ meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum/ bir hâfızken eskiden/ mecnun kaldım şimdi/ aşktan, senden, kendimden/ n'olur sevmeden öldürme beni/ alacânım,/ söyle, indi mi göğsüne heves? (m. mungan, alacânım)"

* altı-yedi eylül: itiraf etmek ve vicdan azabı çekmek mecburiyet değil de ihtiyaç olamaz mı? vicdan bir organ, hayati bir organ hem de. bademcikler, lenf bezleri ya da böbreklerin biri gibi değil, o ölünce insanlar da ölür.

*dostlarım bilir, karaibrahimgillerin nil'den pek hazzetmem. tipinden tutun, imajına kadar. ait olduğu sınfın olanaklarıyla bütün bir coğrafyaya dayatılması, çocuk şarkılarıyla özgür kız imajı vs... ama bu şarkısını sevdim. bunda 'geriden gelerek atağa destek veren' noir désir etkisindeki melodinin payı var mı bilemem ama, "bazen ne yapsam bir bir berabereyim," diyen yerin payı olduğu kesin.

*us open uykusuz gecelerin arasından geçip gitti: serena williams "şampiyon ruhu"nu dosta düşmana gösterirken, andy murray ise olimpiyat altınından sonra ilk grand slam şampiyonluğuyla da memleketi iskoçya'dan çok ingiltere'yi onurlandırdı.

* savaşların ikincisine tarafların gözüyle bakmak için üçlü paket: die brücke (1959), ivanovo detstvo (1962), saving private ryan (1998)... ikili paket arzu edenler için: flags of our fathers (2006), letters from iwo jima (2006)...

* ne ten rengi, ne file, ne desenli... kadınlar sadece mus çorap giysinler. arz ederim.

* "on iki eylül" sürecinin sebep olduğu acılar belki de her meselede kamplaşmaya teşne bir coğrafyada insanların en fazla 'çoğunluk'la ittifak ettiği konu. sağcısından solcusuna, muhafazakarından liberaline herkes bu fikirde olduğu halde nasıl oluyor da bu gün, herhangi bir eylül günü gibi geçip gidebiliyor?

* "başkasına karışmam ama neşet ertaş'ı sev; en az bir neşet ertaş türkün olsun bu hayatta…(radyo.z)"

* "coşkun sel gibiydim yoruldum gayri/ çok bulanık aktım duruldum gayri (neşet ertaş)"

* zerrin tekindor iyi bir oyuncu olduğu kadar güçlü bir ressammış.

* leyla ile mecnun... dizi... sadece romantik değil... evet, o sahne... katılıyorum, "kibirinizde boğulacaksınız."

* "bir üfleyişte kaç mum söndürebilirsin şimdi? (sami baydar)"

* bugünler için: özlem çekene kılavuz, oruç aruoba...

17 Eylül 2012 Pazartesi

üç kartpostal

bir posta kutusu üç kartpostal.

aynı el yazısı üç ayrı ülke, üç ayrı şehir. ikisinin üzerinden daha önce geçilmiş, biri ise yeni.

ilkinde, batmaya hazırlanan kuzey güneşi altında yaz günleri yaşayan bir şehir... arkasında: "bu şehir kar altında daha güzel." katılıyorum...

ikincisinde, inilen ya da çıkılan sayısız basamak ve white church. arkasında ise, "yolun buraya düşerse muhakkak bu basamaklarda oturup fotoğraf çektirmelisin," yazıyor. gözlerimi kapatıp, bu cümlenin sahibini düşünüyorum. o basamaklarda oturmuş, dirseğini bir basamağa dayamış, aşağılara uzattığı sonsuz uzunluktaki çıplak bacaklarını ve upuzun kirpiklerinin gölgelediği yüzünü güneşe sunmuş. şükürler olsun ki, bir kaç yıldır perçemi yok.

sonuncu kart ise, yaklaşık bir yıl önce yolladığıyla neredeyse aynı. kanalları ve özgürlüğüyle nam salmış şehrin kanallarından biri boyunca uzanan ve kanalın sokak lambalarının pırıltısını saklayan sularını seyreden evler. arkasında da yaklaşık bir yıl önce olduğu gibi aynı arzu dolu soru: "acaba bu evlerden birinde yaşamak nasıl olurdu?"  iyi, diyorum. belki büyüdü ama değişmedi.

öfke

bazan kadınlarda öfkeyi severim.

masanın örtüsünü çekip üzerinde ne varsa yere indiren tarz öfkeyi değil ama. gözlerindeki, ben yoldan çıkmışken sen hâlâ nasıl durabiliyorsun, diyen öfkeyi...

14 Eylül 2012 Cuma

sefer hazırlığı

"süleymaniye'de müftülüğün icinde/ üniversitenin botanik bahçesinde" değilse de,

"bir ağacın altında oturmuş bekliyorum
yola çıkmak icin yağmurun dinmesini
bunun gibi bir kaç şeyi..."*


*: ibrahim tenekeci, düzenli birlikler

12 Eylül 2012 Çarşamba

tehlikeli şiirler: beş

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
'futbol oynayan çocuklar'* mesela...

"yağmurlu bir gün
dışarda futbol oynuyor çocuklar
uykularından balçık akıyor
umulmadık goller peşinde hepsi

ve yağmur yutuyor bütün golleri

yağmurlu bir gün
dışarda futbol oynuyor çocuklar
karanlık sofralarda morfin alıyor anneleri
ah bilseler olup biteni

ve yağmur yutuyor bütün golleri

yağmurlu bir gün
dışarda futbol oynuyor çocuklar
gülleler taşıyorlar ayaklarında
hırsından ağlıyor kimileri

ve yağmur yutuyor bütün golleri

yağmurlu bir gün
dışarda futbol oynuyor çocuklar
top yukardayken uyukluyor
tempo o kadar ağır
ve çekilmez ki
hakem düdüğüyle durmadan
oyuna çağırıyor düşenleri
ve yardıma melekleri

yağmur yutuyor bütün golleri

yağmurlu bir gün
dışarda futbol oynuyor çocuklar
azgın kamçısıyla sonbahar
dövüyor akasyaları iğdeleri

gövdeleri boşluğa savuruyor oyun

ve çocuklar kaynayan toprağı tırmalıyor
kararan göğü
gözümüzdeki kalın perdeleri...

ve yağmur yutuyor bütün golleri"

*:cahit koytak

10 Eylül 2012 Pazartesi

salman rushdie'nin bildiği yol

salman rushdie aşağıdaki paragrafla sanatına dair ip-ucu verirken, ben de hakkındaki haklı eleştirilere rağmen yazdıklarını neden sevdiğimi bir defa daha anlıyorum:

"şimdi de aniden sertçe esen bir rüzgâr hayal edin, leş gibi sokaklardan birinde yerde duran buruş buruş bir gazete sayfasını önüne katarak pis bir kelebekmiş gibi döndüre döndüre havalandırıyor; en sonunda gazete sayfası açık pencereden girip dış dünyayla içerdekini karıştırarak sir darius'un cilalı ayakkabılarının yanına usulca konup ondan ilgi bekliyor. bu sürekli olarak zihnimde canlanan bir görüntü, fakat gerçekten böyle olmuş olamaz değil mi. belki birisi sir darius'a bir mektup yazdı ya da kalbini kıran bu bilgiyi şans eseri rastladığı bir âlimin güncesinde kendisi okudu. böylesine yavan bir uyarlamayı da tercih edebilirsiniz, keyfiniz bilir, ben kendi bildiğim gibi anlatmaya devam edeceğim. gazete sayfası pencereden girdi ve onu hoşnutsuz bir şekilde yerden alan sir darius tam atmak üzereyken dört ayrı kelime gözüne çarptı."*


*: ayaklarının altındaki toprak

9 Eylül 2012 Pazar

dialog

vakit gece yarısına yürürken istanbul'da bir evde telefon çalar: vnf. yakari'yi aramıştır.

- fadaa, ay hev biin e bed bed boy...

- sayın abonemiz, bu bir bant kaydı değildir. sanırım yanlış numarayı aradınız. eğer doğru numara olduğundan eminseniz adam gibi konuşun.

- aziz peder, günah işledim, demeye çalışıyoruz şurada. günah çıkartmalıyım.

- ne oldu? yine, yakınındaki birine fenalık mı düşündün?

- keşke o kadar basit olsa.

- sana asılan bir kıza yüz vermeye başladın.

- asla!

- aşık oldun?

- öyle olsa günah çıkartmazdım, tadını çıkartırdım.

- tahminlerim tükendi. sıra sabrımda.

- evde ses olsun diye türkçe müzik yapan radyolardan birini açmıştım. sonra kendimi bir ferhat göçer şarkısına eşlik ederken yakaladım.

- kapat şu lanet telefonu!

- peki.

yaklaşık yirmi saniye sonra bu odada telefon çalar.

- şu hayatta kaç defa dediğimi yaptın da, kapat, dediğimde telefonu kapatıyorsun.

- geriye ne kadar hızlı döneceksin onu merak ettim. yelkovan yaklaşık yirmi adım attı. yaşlanıyorsun dostum.

- babalar yaşlanabilir. sen kendine bak.

- merdivenleri koşarak çıkmayı bırakırsam o zaman konuş. ayrıca, baba olduğumda göbeğim olacak.

- buna belden aşağı vurmak denir.

- benim bildiğim göbek yukarıdadır.

- bu acıttı. kapatıyorum.

- bu konuşmayı yazarım ben.

- kapatırken küfür ettiğimi de yaz.

- eyvallah.

8 Eylül 2012 Cumartesi

kaçış

mikrofonda r. m. rilke...

kaçış adlı öyküsünün son paragrafında, yalnız yaşamaktan korkan ama yalnız yaşayanlar ile kalabalığın arasında ya da özel hayatında farketmeksizin, onunla değilken yanında kim olursa olsun kendini yalnız hissedeceğini kaçmadan önce bilemeyenler için söylüyor:

"sonra, yaşamla oyun oynamak isteyen bu zayıf, solgun kıza karşı içini korku kapladı. kız gelip onu bulur, onu yabancı bir dünyaya götürmeye zorlar endişesiyle, tüm gücünü toplayıp olabildiğince hızla, etrafına bile bakmadan şehre doğru koşmaya başladı."

6 Eylül 2012 Perşembe

kış neden var*

kuzey yarım kürede yaşayan bizler için bu soruyu sormak erken belki, ama "işte yine bitti yaz."

gerçi, yıllardır aynı tutuculukla yaşadığım hayata göre yaz üç haziranda bitmişti. çünkü gelenek ve göreneklerimize göre, başka herşeyden bağımsız olarak, o yaz için yakari'yi son defa hangi tarihte görmüşsem o gün yazın son günüdür. kemal bey'in kulakları çınlasın; "üç haziran geçtiğimiz yazın son günüymüş, bilmiyordum."

o gün bu gündür "bir kum saati içimde."

*turgut berkes, kış neden var

bu şarkı söz konusu olduğunda, bana bu hayattaki tek 'berkes'in 'niyazi berkes' olmadığını öğreten, tüvit takım yerine "bronz neşesini ortaya koyacak" elbiseler tercih eden gönlümüzün rektör yardımcısını anmadan olmaz. ki kendisi, "kaybetme duygusunu 'zafer'le dönseler dahi içinden atamayan, dolayısıyla hep kaybetmeye yazgılı, dolayısıyla kaybedişi bir zafer halesi gibi başlarında taşıyanlar"a duyduğu yakınlıkla bir rektör yardımcısından fazlasıdır. rektörden de...

4 Eylül 2012 Salı

"mahzun ve şaşkın adam": ihsan oktay anar

"ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hala çözebilmiş değilim. rendekâr düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? galata'da, yelkenci hanı bitişiğinde ikamet eden uzun ihsan efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi izmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? hangimiz düş ve hangimiz gerçek? düşünüyorum, o halde ben varım. düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. çünkü o, benim düşüm. varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. o gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
 
*

salâh birselşiirin ilkeleri'nin bir yerinde popülerlik eleştirisine soyunurken, andré gide'nin on sekizinci yüzyıl papazlarından abbé prevost'un eşsiz sevda romanı manon lescaut hakkında söylediklerini alıntılar: "bu kitap karşısında bir rahatsızlık duyuyorum, çok okuyucusu var."

doğrudur, herhangi bir sanat eseri için 'fazla rağbet' vasata yakınlık işaretidir ve yüksek sanat derdinde olanlar uzak durmalıdır. 'fazla rağbet' derken, elbette çok satar olmayı kastetmiyorum. gerçek okur sayısının yirmi binleri geçmediği bir coğrafyada yüz binleri bulan satış sayısını ciddiye almak nasıl mümkün olabilir?

iddia edildiği gibi her genellemeyi yanlışlayacak en az bir istisna varsa, bu bahisteki istisnalardan biri ihsan oktay anar'dır. çok -hatta uzun- satar, çok okunur, çok sevilir ve bütün bunlara rağmen sanatı vasata üstten dahi temas etmez.

türkçe edebiyatta yepyeni bir kulvar açmış, derdini anlatabilmek için bambaşka bir evren ve lisan inşa etmiştir. tarihin derinliklerinden bulup çıkarttığı bu büyülü dünyayı masalsı bir üslupla anlatır. ve bunu şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde başarıyla yapmakla da büyük bir kıymeti hak eder.

*

ben de bugünlerde görücüye çıkan son romanı yedinci gün dışında ihsan oktay anar'ın bütün romanlarını okumanın verebileceği tüm zevklerden nasiplenerek okuyanlardanım. hepsini de çok sevdim.

o büyülü dünyanın eşiğinden içeriye puslu kıtalar atlası'nın elinden tutarak girdiğimden olsa gerek en sevdiğim romanı odur. puslu kıtalar atlası 'onu ilk defa görüyor gibi'dir. o kitaptan çalarak girişe koyduğum alıntı ise "be'nin altındaki nokta"* çağrışımlarıdır:

bence, ihsan oktay anar'ı sevmek ve kimliğine saygı duymak için sadece puslu kıtalar atlası yeter de artar. puslu kıtalar atlası'nı sevmek için yukarıdaki paragraf, yukarıdaki paragrafı sevmek için sadece boldla işaret ettiğim cümle bile yeter.

sanırım; ihsan oktay anar ve eserleri hakkında hiçbir fikrim olmasaydı da, sadece "mahzun ve şaşkın adam" vurgusu yüzünden bile onu severdim.


*: "evrenin özeti kur'an'da, onun özeti başındaki fatiha'da, onun özeti başındaki besmele'de, onun özeti başındaki be'de, onun da özeti altındaki nokta'dadır. (n.bekiroğlu)"

notgibi: yedinci gün için ise, bazı ip-uçları okuma hazzına engel olamaz diyen herkesi, asuman kafaoğlu-büke'nin yazısına davet ediyorum. kendisi, son bölümden de anlaşılacağı üzere iyi bir 'resim okuru'dur.

3 Eylül 2012 Pazartesi

günün sorusu: gamze

söyler misiniz madam, gamzelerinizden serçelerin su içtiği oldu mu hiç?

2 Eylül 2012 Pazar

kısa kısa - iki

* "atlasları getirin! tarih atlaslarını!/ en geniş zamanlı bir şiir yazacağız (ece ayhan, yort savul)"

* bence bach.

* alex olsaydım, ben de "bir alex değil" yazan tşört giyerdim. madonna olsaydım "kylie minogue"...

* sevmek, ne uzun bir kelime. özlemek de.

* ben banyonun tuvaletini kullanırken dişini fırçalayan sevgili istemem.

* tim burton, harun ve öyküler denizi'ni (salman rushdie) beyaz perdeye aktarsa ne güzel olurdu.

* terry gilliam don kişot'u çekmeye çabalamak yerine 'don kişot'u çekemeyişini anlatan bir film yapsın. adını da, "don kişot'u çekememek üzerine pek de kısa sayılmayacak bir film" koysun.

* bazı yerlerde her gün 'cumartesi'.

* gecelerim gündüzlerimden daha güzel, dünden sonra yarından önce, yaşam uzun sakin bir ırmaktır, alice artık burada oturmuyor, hayalet batıya taşındı, berlin üzerinde gökyüzü... ne güzel film adları var şu hayatta.

* çoluk çocukla muhatap olmuyorum.

* unutma: berna moran, erkek. cahit uçuk ise kadın.

* "yaz günlerine saklı sonbahar (mevlüt ömer)"

* kısa kol gömlek, üzerine yelek giyildiği takdirde daha da çirkin bir kıyafete dönüşüyor.

* bu 'yolculuk'ta da 'gecenin sonuna' doğru seni andım bardamu.

* guardian.co.uk adresinin çok kullanılanlar arasında olması güvenilir haber ya da sular seller gibi ingilizcemden dolayı değil sudokuları yüzünden. elbette, "hard".

* hiçbir zaman bitirdiğimiz hikaye başladığımız değildir.

* "ben sana düzenli olarak telefon ediyorum. (ah muhsin ünlü)"

* bin bir gece masalları 'nı yeniden okumak yerine rimsky korsakov 'un scheherazade suite'ini dinliyorum.

* selçuk boşandıktan sonra onunla evlenmediysem diş macununu ortadan sıktığı içindir.

* kadınlar bir beden büyük kot pantolon giysin. arz ederim.

* hâlâ aynı başedilmez kaderimizin peşinden ilerlemeye devam ediyoruz.

* "mecnun dedi ki: olan olmuştur; yüzümü yıkayıp geliyorum.(mb)"

1 Eylül 2012 Cumartesi

bir eylül

eylül'ün biri, sadece "devlet dersinde öldürülmüş" olmasaydı, yani "bir teneffüs daha yaşasaydı/ tabiattan tahtaya kalkacak" çocukların ve "orta ikiden ayrılan" cümle "numara 128!"lerin değil, hayatın ara sokaklarında kaybolmamayı başarsa dahi aklı ve kalbi ilkokul sıralarında kalmış kitaplık kolu başkanlarının* da bildiği bir tarihtir...

onlar için otuz bir aralık, öğleden sonra postanenin önünde yakalanacakları sulu sepken, bir ocak  ise sadece takvimleri değiştirmek için bir bahanedir.

bilirler ki, yeni yıl bir eylül'le başlar. tıpkı o sınıfların duvarını süsleyen mevsim şeritleri gibi.



*: ki onlar, dünyanın bütün kitaplıklarının başkanı olduklarını sanırlar...

30 Ağustos 2012 Perşembe

iki bin on bir yazı

bugün bir emrah serbes yazısı okudum ve kalbim ağrıdı. o yazının son paragrafını üzerinde birazcık oynadıktan sonra buraya aldım.

benim, emrah'tan ve bu yazıdan öğrendiğim şey şu: "fırsatı varken ağlamalı insan. ele güne sergilenmeyecek duyguları olduğunu düşünmemeli. sadece gözüne sabun kaçmış çocuklara bırakmamalı bu işi. derdini anlatabilecek kadar ağlayabilmeli en azından. ve önündeki yol yürüyebileceğinden uzun olsa da yürümeli o yolu, yürüyebildiği yere kadar. sonunda perişan olacağını bilse de, zihni karmakarışık ve kalabalıkken kendisi yapayalnız kalacağını bilse de yürümeli. ne zaman başladığını fark etmediğimiz yağmurun ne zaman bittiğini de anlayamamıştık o yaz. iki bin dokuz yazı geri gelmeyecek. geri gelmeyecek diğer yazlar gibi."

*

sadece bunu değil başka şeyler de öğrendim o yazıdan: iki bin on bir yazının bir daha geri gelmeyeceğini mesela... sonra, sonbaharın.

kışın ve ilkbaharın...

27 Ağustos 2012 Pazartesi

o sahne: sevmek zamanı (1965)

bu yıl şubat ayında istanbul'a gittiğimde doğal olarak yakari'ye de uğramıştım. bir ara kendimi, kitaplığın karşısında durmuş rafları yorarken buldum. mesleki kitapları dışında neredeyse aynı kitaplara sahibiz ama onun altını çizdiği yerleri okumanın hazzı bir başkadır.

elim hareket yayınları'ndan çıkma sevmek zamanı senaryosuna gidince, hem o sahneye konu edebileceğim bir kaç sahne gözümün önüne gelmiş, hem de diyalogları dinleyip yazmak zorunda olmayacağım için kendi kendime, "neden olmasın," demiştim. aynı kitap bende de vardı nasıl olsa. birkaç tanesine 'nisan iki bin-ankarası'nda sahafta rastlamış, kelimenin tam manasıyla üzerine atlamıştım. her zaman olduğu biri kendim diğeri yakari için: "dost'a, aşktan anladığı için..."

benim için önemli şeylerin hakkını verememe, vermeye kalktığımda sözcüklerimin bitmeyeceği korkusu ve yazmak konusundaki yavaşlığım gündelik hayatın rutiniyle bir defa daha birleşince bu günlere kadar gelmiş olduk.

eksile eksile geldik: önce yönetmen metin erksan(dört ağustos), peşi sıra başrol oyuncusu müşfik kenter(on beş ağustos) ebediyete yürüdü.

benden eksilenlere ise boş verip başlayalım.

*

burada, türk sinemasına dair yaptığım sıralamada birinci filmden bahsediyoruz. ve bu başarı birinci olabilmesinde değil, vesikalı yarim varken birinci olabilmesinde.

çünkü güzel. istisnasız güzel...

*

halit refiğ, "sevmek zamanı neyi anlatır?"*  başlıklı yazısına, "daha pek kimseler görmemişti sevmek zamanı'nı," diyerek başlar. "bir garip film diye bahsediliyordu. resme âşık bir adam, yağmur fırtına demeyip, kocaman bir fotoğrafla ormanlarda dolaşıyormuş."

benzer bicimde semih kaplanoğlu da yusuf üçlemesi'nin peşi sıra uygar şirin'le yaptıkları nehir söyleşide** yetmişlerin mahrumiyetine vurgu yaptıktan sonra, "(...) metin erksan efsanesi vardı. sevmek zamanı'nı falan öyle ha deyince seyredemiyorsun, yok ortada." der.

bakmayın siz bugün youtube'tan bile izlenebiliyor oluşuna, sadece yetmişlerde değil, doksanların sonuna doğru da "sevmek zamanı'nı ha deyince seyredemiyor"dunuz. ilk seyredişim trt2 yayınıyla mı, yoksa trt2 yayınından çoğaltılmış bir kopyayla mı şimdi hatırlamıyorum ama film, hakkında konuşurken, düşünürken uzun süre gözlerimin önünde trt2 logosuyla oynayıp durmuştu.

*

sevmek zamanı, filmlerinde gerçekçi bir anlayışla toplumsal meseleleri işleyen, bunların ikisiyle (berlin-susuz yaz ve kartaca-yılanların öcü) uluslararası film festivallerinden ödülle dönen, 1965 seçimlerinde türkiye işçi partisi istanbul (bağımsız) adayı metin erksan'ın, kendi filmleri de dahil dönemin toplumsal gerçekçi filmlerinden duyduğu rahatsızlığı yüksek sesle söylemeye başladığı günlerde ortaya çıkar.

belki de kemal tahir'in "sanatçı sezgisi" dediği gücü farketmiştir: "sanatçı sezgisi, günümüzde çok çeşitli ve çok köpoğluca hazırlanmış aldatmacalara karşı sanatçının en önemli dayanağıdır. çünkü şuurumuz bizi, hele de taraf tuttuğumuz sıralar, kısa ya da uzun süre aldatır."

aksi takdirde neden, sinemada toplumsal gerçekciliğin en güçlü savunucusu metin erksan, görünüşte hiçbir toplumsal boyutu olmayan bir film yapar? 'gerçek'le yetinmeyip 'gerçekçilik'ten 'gerçek-üstücülük'e geçmek istediği için mi?

*

sonuç olarak, hikayesini oldukça kişisel bir dille, dönemin kalıplarının dışına çıkarak anlatır. seçtiği fotoğraflar için uzaklardan kelime aramaya gerek yoktur: adeta 'şiir' yazar. ama güzelliğini ancak gören gözlere göstermek için direnen divan şiirine benzer yazdığı bu şiir. imajlar, mecazlar...

sadece yapı ve anlatım dili olarak değil, konusuyla da eskiyi çağrıştırır: bir rind örneği olan boyacı halil, mutlak güzelliğin aksi olan tabiatın ortasında modern zamanların getirdiği sahte sevgilerden kaçarak, ideal sevginin hayaliyle yaşamaktadır. bir resme tutulur ve bu durum halil'in önünde asla bitmeyecek, kirlenmeyecek bir aşkın yolunu açar. meral'in ortaya çıkması halil'in içinde bir kaç yaprak hışırtısına neden olsa da dallara bir şey olmaz ve kadın yerine aşkı seçer. çünkü bilir, kadın gidecektir ya da ölecektir.

bu özelliğiyle sevmek zamanı, yalnızca geleneksel türk sanatlarının konu ve anlatım olarak sinemadaki en güzel örneği olmakla kalmaz, aynı zamanda değişen toplum koşulları içinde gerçek sevgiyi bulma umudunu yitiren, bu durumunu acı bir şekilde farkeden insanın duygu çıkmazını ifade eder.

konusuyla bir yeşilçam melodramına dönüşebilecek film, metin erksan'ın maharetli elleri ve üst düzey sinema dili sayesinde, bu coğrafyada yaşayanların tasavvuf yoluyla haşır neşir olduğu plotonik aşkın sadece türk değil dünya sinemasında vardığı zirvelerden birine dönüşür.

*

şimdi ise, bir yandan filmi bilmeyenlerin bile haberdar olduğu, benim ise ilk seyrettiğim andan bu yana t.s. elliot'un edebiyat üzerine düşünceler'de kullandığı "metafizik şiir" ifadesini yakıştırdığım, bir fotoğrafı ve gelinlik giymiş mankeni yanına almış halil'in mezarına yürüyen filleri  hatırlattığı ve jim jarmusch  işi dead man'e bağlanan göl sahnesini düşünürken o sahneye yürüyelim:

"sahne 19 / büyükada'da denize ve çevreye hâkim bir tepe

rüzgâr çamların dallarında garip fısıltılar çıkartmakta, dalgalar kayaları dövmektedir. tepede meral ve halil konuşmadan durmaktadır. aşağıda kayalara çarpan denizi seyrederler. sonbaharı yaşayan tabiatın içinde ikisi de yalnız ve hüzünlüdürler. birden halil konuşmaya başlar.

halil - resmini verdikten sonra ben seni artık gelmez sanıyordum.

meral - gelmiyecektim, gelmiyecetim ama görüyorsun ki öyle olmadı.

halil - iki insanın ilişkisi çok güzel bir şey.

meral - dostluğu aşan ilişkilerden neden kaçıyorsun?

halil - bu sözünle âşık olmayı kasdediyorsan, dostluğu bu dünyada hiçbir şey aşamaz.

meral - o halde sen bana âşık olmaktan da öte duygular içindesin.

halil - hayır, ben sana âşık değilim.

meral - olmaz böyle şey. resmime âşık olman beni sevmen demektir. dünden beri hep sözlerini düşündüm... sen bana âşık olduğunu söylemekten korkuyorsun.

halil - olmayan bir şeyi nasıl söylerim? niçin beni anlamamakta inat ediyorsun? ben senin resmine âşığım, işte hepsi bu kadar.

meral - sen, ben yokken resmimi sevdin. işte ben varım artık. resmin aslı benim. bundan sonra ikimiz bu sevgiyi paylaşacağız. bu aşkın yarısı bana ait.

halil - sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? resminle aramda ne kadar uzun zamanlar geçti. ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. inanamadım. o insanca bakışı bir daha göremem diye resme bakmaktan korkuyordum. ikinci kere zorlukla baktım sana. gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. nihayet değişmezi bulmuştum. resmin benim içime bakıyordu. boş evde soğuk kış gecelerinde beraber yaşadık. bana hep dostlukla, iyilikle, sevgiyle baktı. çok zamanlar gidip yüzünü tutardım, gözlerini öperdim. saçlarına değdirirdim ellerimi.

sözlerinin burasında halil durur. resimle yaşantısını sessizce sürdürür. meral, halil'in sözlerinden konuşamayacak kadar etkilenmiştir. dalgalar kıyıları döver, bir martı daireler çizer havada. meral yavaşça konuşur.

meral - benim bakışlarımda da sevgi var. ben de senin kendini görüyorum. resmimin yerine ben seveceğim seni. artık ben varım.
halil birden bağırarak konuşmaya başlar.
halil - hayır, hayır istemiyorum seni. benim dünyama girmeye kalkma. sonra merhametsizce yıkarsın onu. resmin benim kendimden bir parça. bırak ben onu seveyim. sen sevmek isteme beni. senin ellerini tutmak istemiyorum. sonra çekersin o ellerini benden. ben resmine âşığım, ölünceye kadar da onu seveceğim.

halil susar. meral bir şey diyemez. halil'in bu tepkisi karşısında söyleyecek söz bulamaz. halil de susar. birbirlerine bir kere daha bakarlar. sonra, halil koşar adımlarla uzaklaşır. meral orada öylece kalır. siyah kayalar beyaz köpükler içindedir. meral çaresiz ve acılı dimdik durmaktadır."*



*: metin erksan- sevmek zamanı (senaryo), hareket yayınları 1973
**: yusuf'un rüyası, timaş yayınları 2010