30 Haziran 2012 Cumartesi

dilek

yüce tanrım, bir zamanlar saçımı tavuk götü kestirdiğim için değil ama pantolonun içine atarak giydiğim tşörtler ve bermuda* yerine kapri pantolon giydiğim günler için bağışlanmamı dilerim.


*:elbette yanlarda cebi olmayanlardan

27 Haziran 2012 Çarşamba

sen, sevgilim

mehmet murat: sözleştiğimiz gibi, üniversite sınavından sonra istediği kitapları almak için geldi. giderken bir tane daha 'terkedilmiş şiir' bıraktı: "savaş soğuk, bazı kızlar güzel, allah büyük..." terkedilmeseymiş bana ithaf edilecekmiş.

bu sabah, "bir tek 'terkedilmiş şiir'in yetmeyeceğini biliyorum," diyen bir e-posta aldım.  ayrıca biyografisinin değişme zamanı gelmemiş mi? üstelik, artık düzyazı da yazıyormuş.

*

seni seviyorum.

senin sesini, hani şu kulaklarımdan geçerken rüzgarı kadın saçına çeviren, hava molekülerini hınçlarından tepindiren, adımı -ya da başka türlü adımı- söyleyişinde hani tam da şu sağ böbreğimin orayı titreten sesini seviyorum.

ellerini... dudaklarıma değdiğinde içlerini dumana boğan, dumanı içime çektiğimde ateşi kavuran ellerini... beni bitiren, ağulayan, seven ellerini seviyorum. kırılganlığını, hafifliğini.

sonra saçını seviyorum saçını. komik biliyorum, ama seviyorum... muhlis bir havası var onların. saçların güzel kokuyor. sen kokuyor. saçlarına sarındığım için kıskanan yorganım da, tenim de sen kokuyor sonra. kokunu burnumda değil, dişlerimde, gözlerimde, parmak uçlarımda duyuyorum. tekrar duyuyorum seni daha çok seviyorum. aklıma seni getiriyor kokun.

gözlerin. en karanlığın karanlığa bırakılınca duyduğu karanlık kadar sakin, vakur. sessiz gözlerin. bir şeyler demeye çalışıyorlar ya hani. ölüyorum. ayağa kalkıyorum. ölüyorum yine. gözlerinle dediklerin göğüs kafesime dokunuyor. boğazıma kadar çıkıyor. öksürtüyor. içimden kırmızı çıkıyor.

kirpiklerin sonra... su içmeye eğilir gibi öpmeye eğildiğimde titreşen kirpiklerin. bir pusulanın kuzeyi arayan iğnesi gibi titreşen kirpiklerini seviyorum.

dudakların. hani şu öpenlerden. adımı -ya da başka türlü adımı- söyleyenlerden. ben seni seveyim diye nefes alan, sonra göğsünü indirip kaldıran dudakların. içinde yeni damlamış mumlar olan, sonra da duman doldurduğun. benimkilere bastırıp mumu içime damlattığın dudakların. onlar olmasa ne yaparım?

belin sevgilim...belin neden bu kadar ince? "seni daha da öldürmek için sevgilim".

ayak bileklerinden ise, özellikle bahsetmiyorum.

sevgilim. neden yoksun?

neden sana hiç aşık olmadım? neden sana hep aşık olduğumda başka bir yerden gittin? sana her aşık oluşumda neden başkaydı adın?

neden her seferinde kendinden nefret ettirdin? neden hayal kırıklığı yaşattın?

senden nefret ediyorum.

seni seviyorum.

gelme sakın. bıktım artık.

25 Haziran 2012 Pazartesi

yüzme havuzu

three colors: blue(1993) filmini izleyenler bilir. filmin başında meydana bir trafik kazasında eşini ve çocuğunu kaybeden julie sonrasında yüzer durur.

bu havuzlu sahneler, filmin 'mavi' sine göndermedir diye düşünmüş, aklıma üniversite son sınıfta sevgilisinden ayrılan bir adamı getirmiştim; onun haftada üç akşamı havuzda geçirdiği günleri...

oysa, hayata yenilmemeye, rutinini bozmamaya çalışıyor dediğimiz julie'nin derdi bambaşkaymış: ağlamak için gidiyormuş havuza. rahat rahat ağlayabilmek için yüzüyormuş.

bunu yaklaşık üç yıl önce müge'den öğrenmiştim. elbette ki, kokoş halinden değil...  hakkını helal etsin yeter, "kopirayt" ya da "avukat arkadaş" hikaye.

yine ondan çalarak bitirelim:

"filmin adı özgürlüğün, hüznün rengi mavi, sular masmavi, kadın ağladığını kimseye göstermek istemiyor, utanıyor, kimseyle yüz göz olmak, anlatmak istemiyor. ağlamak için havuza kaçıyor, geceleri yüzüyor, yüzüyor. havuzdaki suya karışıyor gözyaşları, fark edilmiyor, isterse kendini bile kandırabilir ağlamadığına dair; ‘hepsi yalnızca su,’ der, geçer."

24 Haziran 2012 Pazar

'mayo' meselesi

günün sorusu, çoğu zaman cevabını içinde taşıyan, söyleyeceğini söylemiş sorulardır ve hiçbir zaman cevabını arayan sorular olmadı.

bir sınav ya da deneme amacı taşımaz. üstelik 'yazılı yoklama' başlıklı, yedi sorudan oluşan ve "başarılar," dedikten sonra, "istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz, sorular eşit puanlı olmayabilir, basit hata puan götürmez," üç adet uyarı notuyla biten bir sınav kağıdım vardır ve 'pekiyi' almak zordur.

çıkış noktası bu olmasına rağmen, aldığım ufuk açıcı, şenlikli, en azından beni çoğaltan cevaplar sebebiyle o soruları sormaktan zamanla daha çok keyif alır oldum.

anlayacağınız, soracak sorum olduğunda soruyorum.

*

"bir insan neden mayosunu içine giyer?" sorusunun kaynağı ise genç kuşak sanatçılardan ceren oykut'un geçen yılın sonunda görücüye çıkarttığı "mayom içimde" sergisi.

bir dönem baba zula ile canlı performans(!) sergileyen, barış pirhasan'ın yazdığı "hürrem" masalını desenleyen sanatçı, saldırganlıktan uzak bir tavırla yıkıp kendi ölçeğinde yeniden kurduğu dünyayı konu alan bu sergi üzerine "neden mayon içinde?" sorusuna şu cevabı veriyor: "kendimi sıkışmış hissetmemek için. ufak bir kıpırtı, temiz ve sakin bir deniz parçası yakaladığımızda içine dalmak için önceden tedbirimiz almış olalım diye. hayatta ne olacağı belli olmaz. bu ülkede olanlar bizi köşeye sıkıştırıyor. yaşam alanlarımız daralıyor, nefes alabildiğimiz mekânlar azalıyor. alan açmamız lâzım."

*

benim yaptığım ise, çocukluk ve gençlikten kalma bir kaç fotoğrafa bakarak bu soruyu yeniden düzenlemek ve öyle sormaktı: bir insan 'plaj, spor çantalarına, mağaza ya da marka reklamlı naylon çantalara, yanında havlu, hatta yiyecek-içecek ve oyun kağıtlarıyla birlikte koymaz da neden mayosunu içine giyer?

*

eğer benim gibi fener bekçisi bir ailenin çocuğu olarak neredeyse denize doğmuş değilseniz mavi gözlü bir şehirde yaşıyor olsanız da deniz korkulacak bir şeydir. büyükler olmadan denize gidilmez. kaldı ki, bana bile yüzülmesi yasak olan yerler vardı: sivrikaya'nın arkasına dolanamazdım, med-cezir hallerine göre bazan suyun altında, bazan üstünde kalan mağaralarla dolu fokurdayan kayalıkta yüzmeye hâlâ çekinirim.

aslına bakarsanız, sıkıntının büyüğü fenerde değil, bahçe ortasındaki o üç katlı evde annanemin saltanatında geçen günlerde yaşanırdı. denize gidebilmek için annanemin küçük dayıma vereceği işareti beklerdik. haftada iki, şanslı bir rakamdı.

biz de denizin çağrısına, uzunkum'un orta yerinde gökten düşmüş gibi duran, yarısı denizde kayanın gövdesine yapışmış midyelerin tadına karşı koyamaz denize kaçardık. geceden planlanmış böylesi günlerde mayo ya da şortlarımızı kimselere belli etmeden içimize giyerdik. bunu başaramayanlar ise, "sakızağacı'ndan bin dokuz yüz kırk üç yaz aylarında bir koşu inip dolmabahçe camisinin arkasındaki rıhtımda 'sivil' olarak denize girerdik" diye anlatan ececil ayhan gibi yapardı.

maceramız belli olmasın diye mayo ve şortlarımız kuruyana kadar güneşte bekler, sonra da kolumuzu, yüzümüzü yıkamak için sokak çeşmelerinden birine giderdik. aksi takdirde kola tırnakla atılan bir çizik tende kalan tuz birikintisini ele verir, yediğimiz herze ortaya çıkardı.

liseli ve üniversiteli yılların denizi ise kızlı erkekliydi. her şeye rağmen kadın ve erkek arasında mesafe olduğu zamanlardı ve ayrı ayrı gidilip deniz kenarında birleşilirdi. romantiktik, seviyorduk ve her duyguyu aşk sanıyorduk.

bazan sandalla açılırdık, bazan şehirden uzaklara kaçardık. dedim ya, kadın ve erkek arasında mesafe olduğu zamanlardı ve kızların mayosu, belki sandalla açılırız ya da şehirden uzaklaşır denize gireriz diye daima içlerinde olurdu.

20 Haziran 2012 Çarşamba

sarkaç

"insan yüreği bir sarkaç gibidir işte böyle. istediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar."*


*: alper canıgüz, oğullar ve rencide ruhlar

18 Haziran 2012 Pazartesi

erase / rewind*

fonda çalarken, "kim bu," diye soran birine, "eskilerden bir grup," derseniz şaşırmayacaktır. eski derken elbette doksanları kastetmiyorum, seksenleri de...

the cardigans doksanların başında dokunmuş; made in sweden... erase/rewind ise belki de en bildik parçaları. ama popüler diye çamur atmayın, çünkü güzeldir ve 'best of'larında my favourite game'den sonra gelmesi boşuna değil. üstelik sözleri de motivasyon konusunda eşşizdir. nina persson ablayı sahnede görmek ise tarifsiz**...

şu serin yaz akşamlarında ve gecelerinde 'hırkalar'ınıza sarılın, kendinizi şarkıya bırakın.

iyi gelir.

*the cardigans, erase/rewind

**kişisel sıralama: bir, iki, üç...

tarih bilinci

tarihle ilişkisi sorunlu olanlardanım. bunda resmi tarihin dikte ettiği ve tarihimizle özellikle sağlıksız tutulmuş bağlarımız kadar, şüphesiz 'şimdi ben kime inanayım' duygusu da etkilidir.

yine de seyahatname ve gündelik hayat okumayı severim. bir de reşat ekrem koçu'yu...

"sultan I. abdülhamit âşık olmasını bilmişti. kulları olan bir padişah iken ruhşah'a 'kulunum' demişti, yüzünü gözünü onun ayaklarına sürmüş, yüz sürdüğü ayakları öpmüş, koklamıştı."*

bana bunlarla gelin, başkasına talip değilim.


*: âşık şair ve padişahlar

16 Haziran 2012 Cumartesi

bloomsday

yüreği dublin için atan, roman kavramını yeniden tanımlayan irlandalı yazar james joyce, ünlü eseri ulysses'ta üç dublinlinin; stephen dedalus, leopold bloom ve bloom'un karısı molly bloom'un hayatlarındaki bir günü, yani '16 haziran 1904' gününü anlatır.

romancı arnold bennet'ın, "olabilecek en sıradan gündü neredeyse," dediği bu gün, zamanla joyce uzmanları ve hayranlarının, tıpkı joyce'un kendisi gibi 'bloomsday' adını verecekleri, her yıl birbirlerine tebrikler göndererek kutlayacakları bir güne dönüşür.

'bloomsday'in, joyce ile daha sonra karısı olacak nora barnacle'ın ilk kez buluştukları gün olması da ihtimal dahilinde.

homeros'un odissea'sı ile paralellik taşıyan ulysses, savaş dönüşü inanılmaz maceralar yaşayıp, yıllarca evinden uzak kalan mitoloji kahramanı yerine, dublin sokaklarında gün boyu dolaşan bloom ve dedalus'u anlatır. ve roman, yani 'bloomsday,' penelope'ye gönderme yapılan son bölümde bloom'un karısı molly'nin tiradı ile son bulur.

14 Haziran 2012 Perşembe

olmak

III.
en mutlu insanlar belki de
baca temizleyicileridir
öyle dar, öyle kara karanlık bir yerdedirler ki
yüreklerini geniş, dayanıklı
aydınlık tutmak zorundadırlar
buna yükümlü sayarlar kendilerini.
baca temizleyicileri başkalarını sevmekle kalmaz
başkalarınca sevilirler aynı zamanda
çünkü herkesi düşünmeyecek kadar mutlu
herkes tarafından düşünülmeyecek kadar mutludurlar
.
(ismet özel- akla karşı tezler)

*

gençken, baudelaire'e aldırmaz, 'albatros' olmayı isterdim; göklerin o münzevi dervişi... sonra ismet özel'e itimadımdan olsa gerek -bizzat yukarıda görüyorsunuz- 'baca temizleyicisi' olmak istedim. ki bu durum dün akşama kadar sürdü.

artık bir piyanistin yanında oturup, piyanist son satırdaki notaları çalmaya başladığında ayağa kalkan, son notayı çaldıktan sonra ya da piyanistten aldığı işarete göre daha önce sayfayı çeviren, eğer sayfa düzgünce çevrilmemişse düzeltip yerine öyle oturan biri olmak istiyorum.

*

"zalim bir adam" olmaktansa umudu çoktan kesmiştim. aksi takdirde, "merhamet et!" diye başlayan bir mektuba cevap yazar mıydım?

13 Haziran 2012 Çarşamba

şiir

nihayetinde her kadın şiir olmak ister.

12 Haziran 2012 Salı

kapak

emrah serbes'in ilk romanı her temas iz bırakır geçtiğimiz aylarda almancaya çevrilmişti. geçenlerde bu kitabın kapağını gördüm ve görür görmez iletişim yayınları'nın bu kitaba layık gördüğü derinliksiz, manasız kapağı hatırladım.

bir yanda o kapak, bir yanda bu kapak...

ne diyeyim, iletişimciler kapak görsün.

behzat ç.'nin yazılma biçiminden ise hiç bahsetmiyorum. dikdörtgenle çerçevelenmiş aynı behzat ç.'nin sanki kara tahtaya tebeşirle yazılmış gibi ayraç olduğunu düşünün bir de.


11 Haziran 2012 Pazartesi

bir masada iki kişi: teklif

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- hadi bana evlenme teklif et.

- bunu yapmayacağımı biliyorsun. daha doğrusu yapamayacağımı.

- ama ona etmişsin.

- o zaman ikna olmuştum.

- açıkcası, seni nasıl ikna ettiğini, bunu nasıl başardığını çok merak ediyorum.

- beni o ikna etmemişti. ben ikna olmuştum.

- "ben ikna olmuştum" da ne demek?

- eğer çocuk istemiyorlarsa çiftlerin evlenmelerine, yani kanunları sevgilerine şahit kılmalarına gerek yoktur. sadece şimdi değil o zaman da bu fikirdeydim. dedesinin cenazesi için ailesinin yanına gitmişti. telefonda ona moral vermeye çalışırken, o an telefonda ve başka bir şehirde değil yanında olmak istediğimi farkettim. dahası bayram tatillerini onunla geçirmek istediğimi...



7 Haziran 2012 Perşembe

altı çizili satırlar: yaşamak

tam yirmi beş yıl önce bugün, yani bir yedi haziran günü bu hayatın içinden yürüyüp gitmeden önce, "seçkin bir kimse değilim/ ismimin baş harflerinde kimliğim/ bağışlanmamı dilerim," demişti tam adıyla, a. cahit zarifoğlu...

şair... ama şiirinin, hatta edebiyatının önüne geçen bir yaşamı var. şiirini okumamışlar bile bilir; bu yakışıklı adam, islâmî çevrenin ilk serüvencisidir. türkiye’de çok az kimsenin otostop yaparak gezmeyi tercih ettiği bir dönemde, sırtında trendy bir çanta ve uzamış tıraşıyla kendini avrupa yollarına vurmuştur.

şair... ama hikayeleri, özellikle çok sevdiği çocuklar için yazdığı hikayeleri var. sonra, kıymeti bilinmeyen bir romanı.

ve her şeye değer ve yeter yaşamak'ı.

*

'yaşamak' denilen, defterlerine düştüğü notlardan kronolojik bir sıra gözetilmeksizin oluşturulan bir toplam. bir entelektüelin yaşadığı çağa karşı duruşunu anlamak için bir ip-ucu. şiirin izin vermediği bahçelerde, yollarda, kırlarda yapılan, ışığa ve hikmete doğru bir yürüyüş.

"ne çok acı var," ilk cümlesi ile başlar yaşamak. ve böylece, zihnimize yeni doğmuş bir çocuğun ağlaması ya da dünyanın saldırısına maruz kalan bir şair imgesi düşer. ve o şairin gözünden çağa tanıklık edersiniz.

bazan sarıkamış'tan yazar mektuplarını... ankara'dan, istanbul'dan, elbette maraş'tan... bazan pulun üzerindeki damga yabancıdır, tıpkı pulun kendisi gibi. ve büyümeye muktedir erkek çocukları çok şey öğrenir o mektuplardan. bu yüzdendir etiketlerden birinin beni ben yapan kitaplar olması.

*

altı çizili satırlar ise, şairliğin verdiği rahatlıkla, 'mutluluk üzerine bir cümle söylemek istiyorum' diyerek başladığı, yetmiş yılının ankarasından postaya verilmiş bir anlatıdan. anlatı, mahalleden arkadaşlarıyla diğer mahalleye kavga etmek için giden grubun içindeki bir çocuğu anlatır. belki kendisidir o çocuk, bilemem. ama "o çocuk bendim" diyebilirim.

herkes birer birer ayrıldığında son kalan bendim. herkesin yiyeceği dayağın toplamını ben yedim. sonra mahalleye geri döndüm.

aşağıda ise anlatının sonu, yani siz de okuyun diye işaretlediğim altı çizili satırlar:

"gelirken bir savaşçı gibi gelmiştim. dönerken bir yenik değildim, küçük bir filozof olmuştum.

mendille kanlarımı silerek girdim mahalleye. tahtayı attım.

çocuklar beni karşıladılar.

ama ben eve yürüdüm.

ne olurdu, beni görünce konuşturmak için arkamdan gelmeselerdi, bir köşede toplu olarak dursalardı ve bana mahalleye yeni gelmiş bir yabancıymışım gibi baksalardı. yıllarca hiçbir grubun içine girmemekte daha haklı olur muydum?"
*


*: beyan yayınları, 1990

merak edenler için anlatının tamamı burada.

6 Haziran 2012 Çarşamba

daniel martin

"ama bu adamın nesi var böyle?
bütün öğleden sonra (dün, evvelsi gün ve bugün) orada öylece bir aleve bakarak oturdu durdu ki
akşam merdivenlerden inerken rastlaştığımızda bana şöyle dedi:
'beden ölür, su bulanır, ruh
tereddüt eder
ve rüzgâr unutur, hep unutur
ama alev aynı kalır.'
bana bir de şunu dedi:
'biliyorsun belki de başını alıp öbür dünyaya giden bir kadını seviyorum, böyle terkedilmiş gibi görünmem bu yüzden değil:
kendimi aleve kaptırmaya çalışıyorum çünkü o aynı kalıyor.'
sonra adam bana hayat hikayesini anlattı.
(yorgo seferis, bay stratis thalassinos bir adamı anlatıyor) - sayfa:7-8"


*

tam altı yıl olmuş.

john fowles'ın yazdığı bir şeyi ilk defa okuyor olabilmenin üzerinden tam altı yıl geçmiş.

ilk defa okuduğum o son şey büyücü'ydü. büyücü'yü herkesten ve her şeyden kaçtığım haziran öğleden sonralarında okumuştum. akdeniz güneşi altındaymışım gibiydi. sanki kollarım ve yüzüm bronzlaşmıştı.

bu defa, oxford üniversitesi kampüsünden iskoçya'daki bir kır evine, nil üzerindeki tekne gezintilerinden hollywood stüdyolarına savrulacak gibiyim.

savrulalım.

5 Haziran 2012 Salı

sardunyalar çıldırmış olmalı

dün akşam yorucu, vedaların yüküne kararların yükünün eklemlendiği bir yolculuk sonrası buraya döndüğümde mutfağa girip girmediğimi hatılamıyorum bile. bir kaç telefon, peşi sıra uyumuşum.

sabah kalktığımda ise sadece takvimlerin değil, mayıs ayının ikinci haftasından bu yana mutfak penceresi güzelleştiren sardunyaların da değiştiğini gördüm.

giderken patlamaya hazır, fitili ateşlenmişçesine bıraktığım alev toplarının hepsi birden fitil tükenmiş olsa gerek ki patlamış. mutfak penceresinin bahçe, şehirleri birbirine bağlayan yol ve o yoldan ayrılıp bahçe kapısına kadar gelen toprak yolu çerçeveleyen manzarasının önünde şimdi koyu yeşil bir ormana düşmüş sayısız alev rengi toplar var.

ara sıra uzak bir rüzgar, yaprakları çiçeğinden daha güzel kokan bu bitkinin kokusu karışmış serinliğini yanıma bırakıp gidiyor. aklımda bir ağustos sabahı yaprağına su dokunduğunda kokusunu salan sardunyaların hatırası. ve kalbimde.

sonra yıllar önce izlediğim komik bir film düşüyor aklıma: the gods must be crazy.

ardından yine yıllar öncesinden bir yazı geliyor: sardunyalar ve çıldırmak...

*

"çıldırmanın zamanıdır şimdi, tutkularımız, duygularımızın en canavarlarını içinde sakladığımız kafeslerin kapılarını birer birer açmanın zamanıdır.

...

bırakın, sizi ne zaman terkedeceğinizi bilmediğiniz endişeli sevgileri, tutkunun tek renkten, tek sesten, tek kokudan, tek istekten oluşan çılgınlığına salın kendinizi.

o'nu isteyin ve ondan başka birşey kabul etmeyin.

yalnızca van gogh'un deli sarıları dolaşsın içinizde.

alev rengi sardunyaları, iğde kokularını, bulutlarla sevişen denizleri, çıldırmış sarılara boyayın.

çiğneyin üzüntülerinizi, atın gitsin, acılara açın yüreğinizi, yanmayı, kahrolmayı hayal etmeyi öğrenin.

o'ndan uzakta geçen her anınız kıskançlık yangınlarınızı büyütsün, onun teni bir başka tene mi değdi korkusuyla bir volkan gibi duman duman dağlansın içiniz.

bütün korkuları, bütün endişeleri, isteklerinizi zayıflatan gelgitleri, sizi saran kalabalıkları, kalabalıkların ahlakını, küçük endişleri savurun gitsin.

...

"bir kişinin olmaması bütün dünyayı bomboş yapsın," alfred de musset'nin dediği gibi..

...

istiyorsanız, gidin alın, hiçbir durakta durmayın, geriye bakmayın, engelleri görmeyin.

kıskanıyorsanız , kılıcınızı bileyip güneşte ışıldatın, çektiğiniz acı çelik pırıltılarıyla yansısın sevdiğinizin gözlerine.

tutkularına salın kendinizi.

kanatlı arabalarıyla sizi gökyüzüne uçursunlar.

akıllı olmayı, akıllılara bırakın.

yenilirseniz zehirli bir yılanı alın koynunuza.

ölmek ve öldürmek yanınızda beklesin sadık bir asker gibi.

tutkuyla koşun, koştuğunuz yerde ne bulacağınıza aldırmayın, bir cennet belki de bir cehennem büyük bir ihtimalle; kevser şarabınıda katranlı alevleri de aynı iştahla içmeye hazır olun.

...

neyi istiyorsanız sadece onu isteyin.

isteğinizle aranıza sokmayın engelleri.

çıldırma vaktidir.

tutkuların kafeslerini açın birer. canavarlar zincirlerinden boşanarak çıksın derinliklerinizden.

endişeleri, 'sonra ne olur'ları, 'ne derler'i, 'ya sonra istemezsem'leri, tutkularınızın önüne yem diye atın, bir aslanı besler gibi kendi küçük tedirginliklerinizle besleyin tutkularınızı, hepsini yiyip bitirsin, başka hiçbir duygu kalmasın içinizde.

yalnızca, o yalın, o sade ve korkunç tutku kalsın, 'istiyorum' diyen tutku.

isteyin ve alın.

...

istediğinizi alacaksanız çılgınlığınızla alacaksınız, akıl size yalnızca istemediklerinizi verecek
."*




*:ahmet altan, gece yarısı şarkıları - sardunyalar ve çıldırmak



4 Haziran 2012 Pazartesi

tehlikeli şiirler: iki

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
'şimdi sevişme vakti'* mesela...

"çıplak heykeller yapmalıyım.
çırılçıplak heykeller
nefis rüyalarınız için
ey önümden geçen ak sakallı kasketli,
yırtık mintanından adaleleri gözüken
dilenci
sana önce
şiirlerin tadını
aşkların tadını
kitaplardan tattırmalıyım
resimlerden duyurmalıyım, resimlerden...

şu oğlan çocuğuna bak
fırça sallıyor
kokmuş manifaturacının ayağına
dörtyüzbin tekliğinden
on kuruş verecek.

seni satmam çocuğum
dörtyüzbin tekliğe,
ne güzel kaşların var
ne güzel bileklerin
hele ne ellerin var, ne ellerin.

söylemeliyim,
yok
yok... meydanlarda bağırmalıyım.
bu küçük
güllerin buram buram tüttüğü
anadolu şehri kahvesinde
kiraz mevsiminin
sevişme vakti olduğunu.

resimler seyrettirmeli, şiirler okutturmalıyım
baygınlık getiren şiirler
kiraz mevsimi, kiraz
küfelerle dolu pazar.
zambaklar geçiriyor bir kadın.
bir kadın bir bakraç yoğurt götürüyor
sallıyor boyacı çocuğu fırçasını
belediye kahvesinde hâlâ o eski, o yalancı
o biçimsiz bizans şarkısı.

sana nasıl bulsam, nasıl bilsem,
nasıl etsem nasıl yapsam da
meydanlarda bağırsam
sokakbaşlarında sazımı çalsam
anlatsam şu kiraz mevsiminin
para kazanmak mevsimi değil
sevişme vakti olduğunu...

bir kere duyursam hele güzelliğini, tadını,
sonra oturup hüngür hüngür ağlasam
boşa geçirdiğim, bağırmadığım sustuğum günlere
mezarımda bu güzel, uzun kaşlı boyacı çocuğunun
oğlu bir şiir okusa
karacaoğlan'dan
orhan veli'den
yunus'tan, yunus'tan..."


*:sait faik abasıyanık

1 Haziran 2012 Cuma

günün sorusu: sevmek, aşk vesaire...

en son ne zaman birini o sizi sevmeden önce sevdiniz, o aşık olmadan aşık oldunuz?