16 Ekim 2017 Pazartesi

dönüş

denizciler iki nedenle karaya döner; yüzünü duvara dönüp ölmek ya da denizi seyretmek için.

deniz fenerleri ise her türden ölümün yakasında şık dursa da denizi değil "dünyayı seyretmek için bir yer"dir.

13 Ekim 2017 Cuma

elmanın kalbi

ismet özel: türkçenin en büyük şairi.

orhan pamuk: yaşayan türkçenin en büyük yazarı. evet, yaşayan. çünkü, ahmet hamdi tanpınar yok.

ve ismet özel ile orhan pamuk aynı yerde, bir "elmanın kalbi"nde buluşuyor. aynı zamanda ayrılıyor.

"elmanın kalbine eşelek diyen biz türkler"*

"dikine değil yanlamasına kestiğin elmanın içindeki kusursuz yıldızı bana gösterdiğinde seni severdim"**


*: şiir okuma kılavuzu
**: kara kitap

11 Ekim 2017 Çarşamba

fondaki adam

bu sabah yüzlerce fotoğrafa uyandım. yazdan kalma bir sürü fotoğraf. yakari yollamış.

bulutlar, suda yansıyan ışık, kanat uçları suya değerek uçan kuşlar, köprüler, binalar, insanlar, anlar, ev halleri, manav tezgahları, bahçeler, yaprağına su dokunmuş sardunya, duvar yazıları... olası her şeyi bir fotoğrafa konu etmiş. ya da ne bulduysa fotoğrafını çekmiş.

ama en çok oğlu var fotoğraflarda. büyük oğlu. murat sultan'ı.

onlardan birinde, murat akademinin atletizm pistinde. daha doğrusu pistin kenarında ve babasına poza benzemeyen pozlarından birini vermiş. yüzünde bir tebessüm var. fotoğraf için değil, babası için bence o tebessüm. poz vermek sandığı şey sabit durmak çünkü.

fotoğrafı biraz yaklaştırınca arkada koşmakta olan birini fark ettim. tebessüm ederek daha da yaklaştırdım. beyaz tişört gitmişti. tam o sırada sağ elini havaya kaldırmıştı.

daha doğrusu söz hakkı isteyen öğrenciler gibi işaret parmağını kaldırmıştı. yani şehadet parmağını.

"temmuz sonu ya da ağustos başı olmalı," dedim. "eğer o parmak havadaysa, allahu ekber, diyordur."

"allahu ekber. hamd ona olsun. bu bedeni herhangi bir sağlık probleminden ve arazdan uzak ve bana ait kıldığı için."

8 Ekim 2017 Pazar

diyalog

"memur bey!"

"şuradaki kızı bir süredir rahatsız ediyorum ama, o bir türlü gelip beni size şikayet etmiyor."

"evet, o. kirpikleri kuzey denizi kenarındaki bir kumsalın bitiminde boy vermiş, rüzgârda çırpınan otları hatırlatan."

"ne demek, "rahatsız olmuyorum, üstelik keyif aldığım bile söylenebilir, dedi"?"

"rahatsız ediyorum, diyorum. neden anlamıyorsunuz?"

"evet. bile isteye. sonuçlarına razı gelerek."

"kör şeytan diyor ki; çık karşısına, izin verirseniz size aşık olmak istiyorum, de."

"oldum aslında. sadece haberi olsun istiyorum."

6 Ekim 2017 Cuma

nomofobi

bazan siz de cep telefonlarının kaç yıldır hayatınızda olduğunu düşünüyor musunuz? telefon kulübelerini, ankesörlü telefonları, telefon kartlarını ve hatta hiç paranız olmasa bile cebinizde mutlaka bulunan jetonları...

cep telefonu kültürüne kolayca adapte olanlar da oldu, uzun süre direnen, biraz gereksiz bulduğu için biraz da artistçe karşı çıkanlar da. ama bugün, ev telefonları iptal ediliyor, telefon kulübelerinin soyu tükenmek üzere. çünkü herkesin cep telefonu var.

elbette bu durumun bazı sonuçları oldu. nomofobi de onlardan.

kısaca, bozulması, şarjının bitmesi veya evde unutmaktan dolayı cep telefonuyla bağlantıyı kaybetme korkusu anlamına geliyor.

neredeyse bütün bir hayat, her türden ilişkimizin bir parçası haline dönüşen cep telefonlarımızın içinden geçerek bize ulaşıyor. haliyle, cep telefonumuzla bağlantımızın kopması, hayatımızdaki insanlarla bağlantının kopması anlamına geliyor artık.

kaygılanmak için yeterli sebep.

4 Ekim 2017 Çarşamba

üçüncü romandan hemen önce

bu sene çok kitap okudum. tıpkı şarkının dediği gibi: yokluğunda...

şimdiye kadar okuduğum kitaplar içinde en iyi roman bullet park. aynı zamanda okuduğum ilk john cheever romanı. bir çeşit tavsiye üzerine okudum ve "sadece cheever külliyatı değil, bildiğim tüm romanlar içinde başlı başına bir sınıf oluşturan bir eser" diyen joseph heller'a katılıyorum.

nasıl bu senenin romanı bullet park ise yazarı da javier marías. onu da ilk defa bu yıl okudum. üstelik ard arda iki kitap. üçüncü kitap ise masada bu yazının bitmesini bekliyor.

anlatacağım.

beyaz kalp'i konusundan etkilenerek okumaya karar vermiştim. yazarın yapı kredi yayınları'nın internet sayfasında yer alan alçak gönüllü biyografisini okuyunca da kararım kesinlik kazandı. özellikle "bin dokuz yüz seksen altıdan itibaren yazdığı romanların kahramanların hepsi çevirmenlerdir. bunda bizzat çevirmen olarak yaşadıklarından esinlenmiştir." cümlelerini okuduğumda. çünkü bu tarz oyunlara zaafım var.

ben olsaydım roman kahramanlarım deniz feneri bekçisi olmazdı belki ama bazı karakterler diğer romanlarda bir anlığına da olsa görünür sonra kaybolurdu. rüzgarın önü sıra kaçarken bir an için güneşi örten bulut gibi mesela. ya da su içmeye eğilmiş bir karacanın su dalgalanmadan önce suda yansıyan gözleri gibi.

dediğim gibi beyaz kalp ve karasevdalılar'ı ard arda okudum. 'suç ve ceza'vari yanları da olan bu iki kitabı, insan ruhunun sınırlarında dolaşmayı, ondan beslenircesine bir edebi yapıtı merkezine alan romanları seven herkese tavsiye ederim.

üçüncü kitabı, yani yarın savaşta beni düşün'ü keyifle okuyacağımı adım gibi biliyorum. sadece ilk iki kitapta olan bazı ortak şeylerin üçüncü kitapta olmamasından korkuyorum. gerçi olmasından daha çok korkuyorum. çünkü, benzerlik sadece başkahramanların çevirmen olması değil.

her iki romanda da cinayet var. aşk cinayeti. birileri aşık olduğu kadına ulaşsın diye işlenen cinayetler. ama bunun için kimse ceza almıyor. neredeyse kusursuzlar. sırlar anlatıcının kapı ardından bazı konuşmaları dinlemesiyle ortaya çıkıyor. her ikisinde de anlatıcı uykudan yeni uyanmış ve yatak odasında. salonda konuşulanları aralık bir kapıdan dinliyor. macbeth'e çokça gönderme var. elden düşmeyen, alıntı ya da göndermelerle olan biteni anlaşılır kılan bir kitap var. ve en az bir karakter ünlü bir sinema oyuncusuna çok benziyor.

biliyorum, bir şey bir defa oldu diye ikinci defa olması gerekmez. yine de umuyorum.

29 Eylül 2017 Cuma

godot'yu bekler gibi

otobüs daha fazla gecikmesin diye tuhaf bir inançla geleceği yöne bakmaktan kaçınan yolcular durağın önündeki suskunluk gölüne dalmış her zamanki gibi geciken sekiz buçuk otobüsünü bekliyordu.

27 Eylül 2017 Çarşamba

sonsuz seçenek

geçen gün bir arkadaşımla kitaplardan konuşurken, iki bin on altı yılında okuduğum bir romandan bahsettim. mayıs ayıydı. yani güllerin iklimi.

iyi, tavsiye edilesi bir roman değil ama bu romanın kahramanı adaşımdı. hatta sonunda şunu demiştim: "ilk defa kahramanıyla adaş olduğum bir roman okudum... sonunda öldü."

söz kahramanlara gelince daha önce duymadığım bir şey söyledi. belki 'yaratıcı yazarlık saçmalamaları'nda öğretiliyordur. "romanlarda ana karakterlerin isimleri aynı harfle başlamaz"mış.

ve devam etti: "bence roman yazmanın iki zor yanı var. birincisi, belki de yıllarca, sabırla bir hedefe odaklanmak. ikincisi de, karakterlere isim bulmak. insanlar seçme şansının sonsuz olduğunu düşünürler. ama yanılıyorlar. bugün üç basamaklı sayıların çarpımıyla ilgili bir örnek verecektim ve "üç yüz seksen..." dedim kaldım. önümde sonsuz seçenek olmasına rağmen birini bile seçemedim. isim bulma bahsi de böyle bir şey. sonsuz seçenek arasında sıkışıp kalmak değilse de kaybolmak gibi..."

kime ait olduğunu bilmediğim ama 'rehavet biraderim'den duyduğum bir cümleyi hatırladım ben de. "roman yazmak isteyen birisi bütün akrabalarını öldürmelidir." bu cümleyi, romanınızda eş, dost, akraba çevresinden isimleri kullanmayın, olarak da okuyabiliriz. mesela, ne zaman evdeki kedi konusunda cesarete ihtiyaç duysa en yakın arkadaşını arayan bir karakteriniz var ve adını selçuk koyuyorsunuz. selçuk çok üzülür...

ben olsam gerçekten de tanıdık, özellikle akraba isimlerinden kaçardım. kendi ismimi de kullanmazdım ama bir bahane ile kendime anlatıda yer açardım. "kartvizitleri bir yerde unutmakta sakınca görmedim de ne demek? hep vnf.den öğreniyorsunuz bunları." mesela...

ya da dünyaya düştüklerini hisseden, bu düşüşün izlerini hâlâ dizlerinde taşıyan ve birbirini bu izlerden tanıyan iki roman kahramanım olsa adlarını hilal ve ayhan gibi gökyüzünden seçerdim.

24 Eylül 2017 Pazar

günün sorusu: bardak

yere düşen bir bardağın tanımlar dünyasından kurtulduğuna ve eskisi gibi sadece cam parçası oluşuna sevinmediğini kim söyleyebilir?

22 Eylül 2017 Cuma

eş, dost ve akrabalardan kitaplar

edebiyatın bahçelerinde yürümekten aldığı keyfi de eserlerini bu yürüyüşlere borçlu olduğunu da saklamayan enrique vila-matas, montano hastalığı'nda da o güzergâha sıkça sapıyor. bunlardan biri de bioy casares'in bahçesinden: kimi arkadaşlarınız âdeta edebiyattan soğuyasınız diye size kitaplarını gönderir.

sanat ve sanatçılarla iç içe yaşadığım söylenemez. yine de sanatın herhangi bir dalına bulaşmış dost ve arkadaşlarım var. elbette bunlar içinde yazarlar da var. bu alıntıyı okuyunca ne kadar şanslı olduğumu, sadece bana hediye dost kitaplarından değil dost çevirilerinden bile müthiş bir keyif aldığımı hatırladım.

ve bir şey daha. kitaplığa yürüdüm. "söyleyecek bir şey yok. sadece okumanızı istedim." ithafıyla başlayan bir kitabı yerinden aldım.

şimdi geçmiş denilen yarı karanlığı yokluyorum. mutfakta. pencerenin önünde.

*

tekelleşmiş sermayenin kafe ve pastanelere yeni yeni el attığı, olası zincirlere ilk halkaların inşa edildiği dönemdi. ama biz sakal'a giderdik. üstelik sakinliği, sıcaklığı, rahatlığı dışında bir sebep daha vardı: tarçınlı kek... filtre kahve öncesi dönemdi ve çayla beraber muhteşemdi.

bazan liseli öğrenciler de gelirdi. dersane çıkışında üniversite hazırlık öğrencileri de. sohbet edenler, öpüşüp koklaşanlar, ders çalışanlar hepsi bir arada. bazan aynı masayı paylaştıklarım da olurdu. kendimi tutamaz, "ikiz kenar üçgenle ilgili sorularda ilk olarak aklınıza tabana indirilen dikmenin aynı zamanda hem kenarortay hem açıortay olduğu gelsin" ya da "ikinin karesi çarpı üçün dördüncü kuvveti" diye cevap verirdim, arkadaşına "üç yüz yirmi dördü çarpanlarına ayırsana" diyen birine. anında verilmiş bu cevap yüzünden benden yana bakanlara da, "üniversite numaramın son üç rakamı," derdim beni manyak sanmasınlar diye.

bir gün bir kız geldi. adını söyledi ama şimdi aklıma gelmiyor. "sürekli bir şeyler okuyorsunuz," dedi.
"konuştuklarınıza bakılırsa şiir de seviyorsunuz. benim amcam şair. size onun şiir kitabını armağan etmek istiyorum."

"elbette," dedim. "çok sevinirim." ama aklımdan geçen kelimesi kelimesine şuydu: "nereden çıktı şimdi bu? kesin hayatı boyunca, neden kitap yazmıyorsun, sorusuna muhatap olmuş, emekli olunca da ilk fırsatta şiir kitabı çıkartmıştır. kız bir süre sonra gelip soracak. beğendim desen bir türlü beğenmedim desen bir türlü."

'kelimesi kelimesine' eminim. çünkü, başta iki gün sonra o kız olmak üzere bu anıyı defalarca anlattım.

iki gün sonra geldi. kitapları yana sarkıttığı elinde taşıyordu. şiir kitabı da en üstte, görünür vaziyette. yerimden fırladım. ne düşünür, ne anlar umursamadan kolundan tutup dışarı çıkarttım onu. "amcan," dedim, "amcan ilhami çiçek mi senin?"

sonrası malûm. 'kelimesi kelimesine' emin olduğum o cümleler. satranç dersleri'nin beni ben yapan etkisi, "müntehir çiçek" ilhami'nin türk edebiyatının göğünde bir süre görünüp kaybolan en parlak yıldız olduğu, bu kitabın bende zaten var olduğu. edebiyat dergisi yayınları'ndan çıkan baskısını bulamadığım için bu kitapla avunduğum falan...

*

sonra buldum ilk baskıyı. olgunlar'daki kitapçılardan birindeydi. hem de iki tane. bir bana diğeri yakari'ye. onu kitaplığa koydum da "söyleyecek bir şey yok. sadece okumanızı istedim." ithafıyla başlayan göğekin'i askerde bile yanımdan ayırmadım.

19 Eylül 2017 Salı

bir masada iki kişi: yolun sonu

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- hepsi bu kadar. galiba her şeyi anlattım.

- çok mu seviyorsun onu?

- bunu ben de bilmek isterdim.

- o zaman şanslısın.

- şans mı?

- kesin olarak bilmemek iyidir. tıpkı sisin manzaraya güzellik katması gibi.

- bazan insana yolunu kaybettiriyor.

- merak etme bütün yollar aynı yere çıkar. hayal kırıklığına...

*

bir süredir "son-uç"ta. ama geçecek. her zaman geçer. gelir yeni hikâyeler anlatır bana. ben de dinlerim. hatta onları yazarım.


17 Eylül 2017 Pazar

geçmek bilmeyen bir ergenlik

az önce, bir hafta kadar önce yazdığım bir metni gözden geçirirken "bitmeye yazgılı aşk edimi" diye bir ifade kullandığımı fark ettim.

en son, üniversitede yazdığım son şiirlerden ikisinin adının "sensizlik üzerine betimlemeler - I" ve "sensizlik üzerine betimlemeler - II" olduğunu hatırlayınca bu kadar çok utanmıştım.

allahtan üzerinden fazla zaman geçmeden şiire tövbe etmiştim de orada kalmıştı.

ama şimdi ne yapabilirim bilmiyorum.

14 Eylül 2017 Perşembe

çok satarlar: bir "kırk katır mı kırk satır mı" hikâyesi

"bugün on sekizinci yüzyıl fransız edebiyatı diye geçen şeylerin çoğu, on sekizinci yüzyılda fransızlar tarafından pek okunmuyordu… edebiyat tarihini klasiklerden oluşan bir kanon olarak gören keyfi anlayışın, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda edebiyat profesörleri tarafından geliştirilmiş olan bir anlayışın gadrine uğramış durumdayız – halbuki on sekizinci yüzyılda insanlar bambaşka şeyler okuyorlardı. société typographique de neuchatel'de, o zamanki yayınevlerinin muhasebe defterlerini ve belgelerini inceleyerek, devrim öncesi fransa’ya ilişkin bir tür çok-satarlar listesi oluşturmayı başardım; bu liste bugün sınıflarda öğrencilere önerilen okuma listelerine hiç mi hiç benzemiyor."

deyim yerindeyse başka söze ihtiyaç duymayan, benim de nurdan gürbilek'le yapılan bir röportaj vasıtasıyla haberdar olduğum bu alıntı robert darnton'dan. edward said'in türkçe'de kış ruhu adıyla yayınlanan denemelerinden birinde yer alıyor.

edward said, bu alıntıyı, kültürel dayatmanın bir kolu olan ve "kanonik eserleri kuşatan taassubu gözler önüne sermek ve üniversitelerin edebiyat bölümlerinin başka türden yapıtları görmezden gelen, onları dışlayan müfredatını eleştirmek için kullanmış". ama biz, bu alıntıyla aralanan başka bir kapıdan girelim.

çok satan romanlardan, "en iyi" listelerinden uzak durmanın has edebiyatla aramıza giremeyeceği, dahası bu tarz romanlar tükenip giderken kıyıda köşede kalmış bir çok romanın demlene demlene zamanını beklediği üzerine konuşalım.

*

mülksüzler benim en sevdiğim romanlardan biridir. beni ben yapan yanları da vardır. o romandan öğrendiğim en önemli ikinci şey, gazete ve dergilerin haber ya da bilgilendirme değil, bazı ürünlerin reklamını yapmak için çıktıklarıydı. elimize bir dergi almakla bile ursula k. le guin'in ne kadar haklı olduğunu görmek mümkün.

söz gelimi, fotoğrafçılık dergileri fotoğraf makinesi, mercek vs. reklamları ile bu reklamlar arasındaki bir kaç yazıdan ibarettir. gezi ve seyahat dergileri ise tur ilanları, otel reklamları arasına sıkışmış, mevcut ilanlar hangi şehir ağırlıklı ise orası için yazılmış vasat gezi notlarından. hatta sinema dergileri. hangi dağıtım şirketine yakınsalar diğer şirketlere gözleri kapalı.

o çok sevdiğimiz, kitaplardan bahseden dergiler bile farklı değil. bırakın reklam sayfalarını, eleştiri yazıları ve röportajlar bile tanıtımı yapılacak kitaplara göre dizayn edilmiştir. hatta "çok satan" listesi bile bilgilendirmeden çok talep arttırmak içindir.

liberal/sol dergilerde bırakın muhafazakar bir yazarın kitabını, kendilerine para kazandıracak olduğu halde muhafazakar bir yayınevinin reklamını bile göremezsiniz. "ama muhafazakar dergiler de" diyeceklere de, "sanılanın aksine liberal/sol dergilerin bu konuda daha yobaz olduğunu" söyleyebilirim.

her hangi bir kitap markette "çok satan" ya da "yeni çıkanlar" tarzı bir ayrıcalık(!) isterseniz, orada çalışan bir tanıdığınız yoksa da bir miktar para iş görebilir.

*

böylesi bir dünyada tercihlerimizi başkalarının tavsiyelerine emanet etmek, bozuk düzende sağlam çark arayışından başka bir şey olmuyor maalesef.

bunun bilinciyle bin bir temel eser, yüz büyük roman, ölmeden önce okunması gereken üç yüz yirmi dört kitap ve/ya film listelerine hiç bir zaman itibar etmedim. söz gelimi wilhelm genazino'nun adını 'iki bin on beş yılı çok satanlar listesi'nde görsem de ancak "modern alman edebiyatı, varoluşçuluk etkisi, felsefe eğitimi ve konu" birleşince okumaya karar verdim.

normal şartlarda bildiğim, çoğu zaman önceki okumaların doğurduğu kitapları okuyorum. eğer yeni bir kitapla keyfimi ve zamanımı riske edeceksem de sadece konuya bakıyorum.

size de tavsiye ederim.

12 Eylül 2017 Salı

dua

"bir gün sana rastlasam şu sokaklarda,
dörtnala küheylânlar geçse göğsümden..."*

*:dilaver cebeci

8 Eylül 2017 Cuma

dakika ve skor

"bir saat önce dali'nin hangi günlüğünü tercih ettiğini sormak üzere şair pere gimferrer'i aradım. pek meraklı bir tip olan gimferrer, "neden soruyorsun?" diye sordu. "yanıtını öğrenmek isteyip istemediğimden emin değilim," dedim. "aslında seni aramamın nedeni yazmakta olduğum ve artık bir romana ve bir sözlüğe dönüşen, gitgide özellikle de yalnızca geçmişten bahsedip durduğum son birkaç gün içinde bir günlük olmaktan çıkan günlükte senin bahsinin de geçmesini istiyorum sadece; muhtemelen seni de bu yüzden aradım zaten; bugüne dair anlatacak bir şeyim olsun diye, gerçek hayatta bu perşembe günü yaşanmış bir şey olsun diye, biraz şimdiki zamana ihtiyacım var.""*


*: enrique vila-matas, montano hastalığı

6 Eylül 2017 Çarşamba

tercih

geçmiş

adam tercih edebileceği bir hâli/kişiyi tercih etmeyerek, o hâli/kişiyi ve buna eklemlenmiş bir sürü şeyi yitirdi. ve bunun bir bedeli oldu. o günden bu güne kadar da bu bedeli ödeyip durdu.

şimdi

kadın bir tercih ya da seçim zorunluluğu yokken, yine de bir hâli/kişiyi seçerek, "hedefi bulan ok başka ne varsa ıskalamıştır" örneğinde olduğu gibi başka hâlleri/kişileri elinin tersiyle itti. hiç şüphesiz bunun bir sonucu olacağını biliyordu.

gelecek

nihayetinde, her tercih bir kaybediştir. bizler bir hâli/kişiyi tercih eder, diğerlerini kaybederiz.

4 Eylül 2017 Pazartesi

kurgu

"eski bir hatıra bir anlatıda kendine nasıl yer bulur? bunu bir örnekle açıklayalım" adlı çalışmam:

kendimi kapısında buldum. elimde bavul. tıpkı terliklerimle gelmiş gibi. kocaman gülümsedi. yanağında derinleşen çukur dudağının bitimine kadar dalgalandı.

"beni siz kapın istedim."

kapı ardına kadar açıldı.

sonrası herkesin bildiği gibi.

1 Eylül 2017 Cuma

babamın montu

fotoğraf. aile albümünü karıştırırken karşıma çıktı.

siyah beyaz. aslında siyah beyazmış gibi yapıyor demek daha doğru.

iki binlerin başı. ankara. tarihi hatırlamasam da o günü hatırlıyorum. neresi olduğunu, takvimin sonbahardan kışa koştuğunu.

sevgilim ve ben. yüzümüzü hafifçe sola dönmüşüz. yüzümüzde batmaya hazırlanan sonbahar güneşinin izleri. cevo'ya bakıyoruz. sevgilim çok güzel. gamzelerini de getirmiş. "bu kadar" gözleri ve o gözleri gölgeleyebilmek için upuzun olmaya mecbur kirpikleri de yanında. ay çiçeği tarlalarından geçiyor gibiyim. benimse yüzümde tebessüm, üzerimde babamın montu.

*

o yaz annem atılacak giysilerden bir yığın yapmıştı. montu o yığında nasıl gördüm bilmiyorum ama gördüm. ekose desenli, ekoseleri siyah ve grinin tonları olan bir mont. eskimiş ve yıpranmış da. kolundaki metal çıtçıtlar paslanmaya başlamıştı mesela. babam, elleri sığabilsin diye yan ceplerin astarını sökmüş.

yine de çekip aldım o yığından. kuru temizlemeye verdim. bavula koyup ankara'ya getirdim. sonra serin bir ankara sabahında ilk defa giydim. sonbahardı. yürüye yürüye kızılay'a gidiyordum. ve hayal kuruyordum.

kurtuluş parkı'nın içinden geçiyordum ki hayallerimin tam orasında babamla konuşmaya başladım.

o montla siyah beyaz bir fotoğraf çektirmek ve arkasına, "görüyor musun baba? sana ne kadar çok benziyorum," yazıp babama yollamak istedim. ve hayalimin tam burasında kendimi tutamayıp salya sümük ağlamaya başladım.

sonbahardı. o sabah kurtuluş parkı'ndan ağlaya ağlaya geçtim.

babamı çok özledim.

*

şimdi bayram. yaz çoktan bitti. eylül oldu artık.

bu yazıyı ağlaya ağlaya yazdım.

bir de, babamı çok özledim.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

kendimden geriye

"su yeşili gözleri var kâtibin. o güneş görmemiş, hasta ışığın altındaki sayrı yüzünde bile parlayabilen su yeşili gözleri var. bir daha dağıldım. bunun da gözlerinde bir parçam kaldı. bundan sonra bunu da hesaba katmalıyım. beni tanıyanlar arasında bu da olacak. olmaz ama. unutur o. benim tanıdıklarım arasında bu da olacak. gelmeseydim keşke, hiç gelmeseydim. tanımayıverir, geçerdim. şimdi o da var. parçalarımı toplarken, bunun gözlerinde, yeşillerin dibinde kalanını da bulmak, unutmamak gerekecek."*


*: bilge karasu, troya'da ölüm vardı- odalardan biri

28 Ağustos 2017 Pazartesi

dönüş

yalnızca şehirlere ve mekanlara değil, bazı kitap, film veya şarkılara, hatta bloga yazdığım bazı yazılara da cinayet mahalline döner gibi arada bir dönmeyi seviyorum.

24 Ağustos 2017 Perşembe

köprü ve aşk

bu da selçuk için. ama çok kısa...

çünkü eski bir yazı için küçük bir zeyl denmesi. bu nedenle ilk olarak o yazıyı okumanızı tavsiye ederim. zira geçenlerde bir araya geldik ve konuyu biraz köpürttük.

*

aşk yalnızca bir asma köprü hikâyesi değil. rastlaşma, kucaklaşma da değil.

bütün bunların üzerine, geçtiğin kıyıda kendini bulamama, geriye dönüp baktığında hiç kimseyi görememe hissi.

22 Ağustos 2017 Salı

pusula

bir sevgilim vardı: ze.. ötesini hatırlamıyorum.

kuzey denizi kenarındaki bir kumsalın bitiminde boy vermiş, rüzgarda çırpınan otları hatırlatan kirpikleri vardı.

ne zaman heyecanlansa, -mesela, "geometri öğretmeni olsaydım ilk derse, bugün edebiyat ile matematik arasındaki en büyük farktan bahsedeceğiz, diyerek başlardım," diye anlatmaya başladığımda... "nokta edebiyatta her şeyin sonu iken, geometride her şeyi başlatandır." ya da hidrojen ve oksijenden ve onların muhteşem birleşiminden bahsetsem- kirpikleri bir pusulanın kuzeyi arayan iğnesi gibi titreşirdi.

bugün, anlatması uzun sürecek bir hikâyenin ortasında -aslında hikâye tam bana göre ama anlatmaya gücüm yok- onu andım.

çünkü gerçeğe dönüştüremediğim bir hayalde, bir pusula satın alıyor ve "kuzey"i işaret eden ""N" harfini söktükten sonra sağa devirerek yapıştırıyordum. sonra da, "bu benim pusulam ama sende kalsın," diyerek ona veriyordum.

şu an düşündüm de, belki bir gün "gerçeğe dönüştüremediğim hayaller üçlemesi" yaparım. ve böylece başkalarını da anarım.

9 Ağustos 2017 Çarşamba

son macera

dokuz ağustos çarşamba...

bundan sonra hiç kimse, ilk hecedeki uzadıkça uzayan "a" sesini normalden kısa söyleyerek, "benim için bir macera oldu" demeyecek.

bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

tehlikeli şiirler - yirmi dokuz

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
edip cansever'den salıncak* mesela...

I

büyük bir oda. bahçeye açılan bir pencere
ortada bir masa
yanda bir kapı
daha birkaç şey: örneğin bir yunus balığı camdan, bir heykel
sabah. duvarda gün tanrıları
rezneler, sedef otları, küpe çiçekleri görünür pencereden
görünür ama görünmez
yani hiçbir şey yerinde değil pek. bugün ne?
salı! o bile yerinde değil
bir bardak, bir sürahi yerinden edilmiştir, nereye koysak
nereye?
bilmem!
bir çıkrık bir zaman dışını kolaçan eder şöyle
iyi. biz buna bir durumun sınırsız gelişimi diyoruz
diyoruz; sanki o her şey kadar bir her şeyi getirir, yığar
çıkrık
bir su gürültüsü, bir pul koleksiyonu, bir duanın yaratılışı duyulur bu ara
duyulmaz ama duyulur
başlar çünkü onlar da; yani pul, su gürültüsü, dua
başlar bir insan gibi; süreyi, düzeni ölümü taşımaya

sabah. duvarda gün tanrıları
birinin süresiz terlik giyeceği tutmuştur yukarı katta
aşağıda
iskemle gıcırtısı, ayak
tütün kokusu, koku
yaz kelebeği tadında bir soluma
yer değiştirme, kımıltı
tekrar soluma
kadın
sessizlik.

II

gün ışır iyiden iyiye, odanın orta yerinde bir kayalık
sarı bir kertenkele... onunla her şey bir iki sıçrar, durur
başkaldırır, düşer
bir çorak bağırışı, bir taşın ikiye bölünmesi işitilir. sonra?
bir su arayışı, bir bozgun... Biz buna benzer her şey diyoruz, her şey her şey
her şey
çünkü o, kadın
uzanır, sağar bir yokluğun içinden
gene bir yokluğu sağar, üşenmez
bir gül çukuru tersine döner, bir alev kıyısı doğurganlaşır
çıkar boş kıyılardan katılaşmış akşamüstleri
böler o bakışları bir sarkaç gibi binlere
ama bir zaman gibi değil, bir sarkaç gibi böler
yani olanlar olmuştur bir kere
bir kartal donakalmıştır sıcaktan. bir u sesi duyulur
yaratılmaya uygun bir ses, u
uzağa bakar kartal. o kadar bakar ki, bakmaz
taş kesilmiştir taş, boynu ileri düşmüştür
tanrım bize bir salıncak!
çok çabuk geçmek için şu olup bitenleri
bir daha, bir daha, bir daha
unutmak unutmak unutmak
tanrım!
taş kesilmemek için taş
bunu evrenin sonsuzluğu diye yorumlar varlığı olmayan bir söz

kadınsa kımıldamak ister, olmaz
yer değiştirmek ister, olmaz
solumak birdenbire
gene olmaz
olacak bir şey boşuna aranır, boşuna boşuna boşuna
bir kaya daha çatlar
başlar ufacık taşlar yuvarlanmaya
eser bir silinti, bir sisin dağılışındaki öz
çıkar o yunus balığı, o heykel
yaz kelebeği, kapı
sonra?

III

sonra ne? sabah! iyi bir gün başlar ne de olsa
tepeden tırnağa beyazlar giyinmiştir kadın
ne var ki bir kadın gibi değil, bir aşk, bir umut gibi değil
bir aralık gibi durur dünyada
işte bir soru!
okurken elinde tuttuğu; okumaz, gene elinde tuttuğu
"önce hep gece vardı" diyen bir kitapla
biz buna bir sorunun sınırsız gerilimi diyoruz
diyoruz; çünkü o kadın
ne yapsa, neye uygulansa
bir aralıktır şimdi dünyada
bir aralık, bir aralık!
yıllanmış ağaç kabuklarında bir yara
bir geçit, bir su akıntısı, bir bıçak izi
ve batık gemilerden şimdiye arta kalan
bir batışın korkunç, ama hiç bitmeyecek izlenimi
tanrım ona bir salıncak!
bir gidip bir geliversin diye boşlukta
umutla, erinçle, tutkuyla
kendine kendine kendine katlanarak
hani görmeden daha, bilmeden darıldığı kendine
tanrım
ona bir salıncak!
tam burda
gözlüklü, kış akşamları yüzlü bir bahçıvan
sorar o sokak kedisinin dilindeki hızla
sorar o çiçekleri -bir çiçek olmayan yalnız- sorar sorar sorar
nereye kadar bilinmez
hani bir sormasa... korkunç!

hani bir çalgıcı vardı, başını çalgısına koymasa uyuyamaz
sonra?
sonra ne? işte bir çamur gibi sıvanmış odaya
karanlık bir kilisenin
ihtiyar zangoçunun ağzıyla
günaydın!
iyi bir gün başlar ne de olsa

IV

iyi bir gün başlar. dünyadayız artık. dünya!
şu tatlı pencereniz. sizin. Bunu anlamayacak ne var? pencere
tanıklık ediyor işte. gün mavisi bir şey. tanıklık ediyor
pek açık değil. değil de... size. tanıklık ediyor bir de
bunu evrenin sonsuzluğu diye yanıtlar varlığı olmayan bir söz
yok canım! kimsenin bir şey dediği yok, söylenmiş bazı sözler yaşıyor, o kadar
işte
yaşamış bir kadın yaşıyor orada
yitmek, hani durmadan yitmek, ulaşmak bir aşkınlığa
var ya
orada
tek imge kayalardır, işte orada
yaşar hiç konuşmadıklarınız, işte orada
dışa vurmadıklarınız, şimdi orada
her şey hep kayalardır; otlar da böcekler de, sular da
günler de, zamanlar da
-görünen bir zamandır çünkü orada-
bir el yana düşmemiş, kaldı ki birden havada
değilse bir hareket bu, yalnız orada
orada
bir ayak boyu yerde, bir kadın
bırakılmış gibi yıllarca
tanrım ona bir salıncak!
taş kesilmesin diye taş
donakalmasın diye boşlukta.

hani o balıkçılla yarışan çaylağa
kırpışan gözleriyle bakan gemici
gibi
baksın o da görmeden
ne çıkar ustaymış, erginmiş uzağı görmekte gözleri.

tanrım size bir salıncak!

3 Ağustos 2017 Perşembe

sırt üstü yüzmek

kadın suya yürüdü. üzerinde giysiler.

önce ayakları ıslandı. sonra elbisesinin eteği.

ama o yürümeye devam etti.

su yeteri kadar derinleşince kendini suya bıraktı ve kulaç vurmaya başladı. yoruldu, yüzünü bulutlara döndü. kollarını açıp kendini suya emanet etti.

nereden aklına geldi bilinmez, bir süre sonra sırt üstü yüzmeye başladı. yüzünde tebessüm, düşüncesinde ise, çok iyi yüzdüğü halde sırt üstü yüzmeyi beceremeyen bir çocuk.

*

hayat ne tuhaf... belki de bütün bunları hiçbir zaman bilemeyecektik.

eğer, "aşk her defasında beni yarı yolda bıraktı" diyen o güzel kadın yüzünde aynı tebessümle çocuğa bakıp, "biraz soluklandıktan sonra çok iyi yüzdüğü halde sırt üstü yüzmeyi beceremeyen bir çocuğu düşünerek sırt üstü yüzdüm," demeseydi.

1 Ağustos 2017 Salı

takvim yaprakları

ununu eleyip eleğini asmışcasına zamanla ilişkisini en aza indirmiş, günü ezanlara göre taksim eden, akıp giden zamanı da uzayıp kısalan günlerden, soğuyan ısınan havalardan, bahçedeki çiçeklerden, meyve ağaçlarından anlayan insanların evlerindeki günlerce hatta haftalarca ihmal edilmiş takvim yapraklarını anlıyorum da gündelik hayatın ritminin hiçbir zaman azalmadığı, tatil günlerine ayarlı, söz gelimi inşaat malzemeleri satan bir dükkanda ya da ünlü bir otomobil markasının yetkili servisinde kasanın hemen arkasındaki duvarda asılı takvimin yapraklarının değil elli iki gün tek bir gün dahi ihmal edilmesini anlayamıyorum.

27 Temmuz 2017 Perşembe

dönersen ıslık çal*

galiba elimden tutup beni bu yazdan çıkartacak şarkıyı buldum.

bakmayın "galiba" dediğime. eminim aslında. sadece küstahlık hakkımı böyle bir konuda harcamak istemiyorum.

mesela birini, "bende sevmediğiniz bu kadar çok şey varken neden hâlâ buradasınız," diye sorarken kullanmak istiyorum. bir diğerini de, göz yaşlarını sildikten sonra ıslak gözleriyle bana bakarak, "aşkımı ilk benim mi söylememi istiyorsunuz?" diye sorduğunda "hiçbir zaman söylemeyin," derken. evet, peçorin'i tanıyorum.

şarkı adından dolayı dikkatimi çekti. sadece isimlendirmedeki şiirsellik değil, fikret kuşkan'ın iyi bir oyuncu olduğunu da filmi de biliyorum. şarkıya daha ilk dakikada vuruldum. sonra olaylar gelişti. oysa, daha bir gün önce semih kaplanoğlu'nun yeni filmi buğday'ın fragmanı için de aynı şeyi söylemiştim. sesim, soluğum kesildi. yasal uyarı: eşşiz bir sinema tecrübesi bekliyor bizi.

ben manuş baba'nın ismini ilk defa duydum ama durum yeni bir kalben- haydi söyle vakasıymış. herkes biliyormuş yani. sizi bilmem ama ben kalben'in haydi söyle yorumunu sevmeyen birine henüz rastlamadım. herhangi bir konuda üzerinde böylesi bir mutabakat nadir rastlanan bir durum olduğundan insan ister istemez, "n'oluyo?" diyor.

ne diyordum? daha bir dakika dolmadan şarkı hakkındaki kararımı vermiştim bile. müzik, sözler, yorum tam bana göreydi. şimdilerde göğsümün sol yanında eli kolu bağlı oturan anarşistin bir zamanlar dinlediği marşları hatırlatan yanı da cabası.

*manuş baba, dönersen ıslık çal

19 Temmuz 2017 Çarşamba

güneş ışığı

içinde toz yüzen güneş ışığı perdelerin arasında gördüğü bir boşluktan odaya dalmış ve bir mızrak gibi üzerinde ayaklı lamba duran küçük masanın tozlu yüzeyine saplanmıştı.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

yanılgılar tarihi

mustafa kutlu'nun seyfettin'i severdik adlı zarif anlatısında, "cennet bahçesinde oturmuş nusretiye camii'nin minareleri üzerinden marmara'ya, sarayburnu'na, beyaz gemilere doğru bakmıştık," cümlesiyle başlayan bir yer vardır ve herkesin kolayca düştüğü bir yanılgıyla sonlanır: şimdi, herhalde bana kalbini açacak diye bekliyordum.

çünkü, tam da 'şimdi değilse ne zaman' zamanıdır. cevabı da, 'hiçbir zaman'a yazgılıdır.

modern insanın bir başka yanılgısı da, 'anlatırsam anlar' hayalidir. bu yalnızca, anlatmanın kendimizi bir başkasına anlaşılır kılmaya yettiğini sanmak değildir. daha çok, muhatabımıza ne kadar çok şey anlatır, ne kadar çok sırrımızı ona açarsak bize güveneceği, bizi daha çok seveceği, arada daha güçlü bir bağ oluşacağı yanılgısıdır.

oysa hiçbir zaman o mağaraya giremeyiz. el yordamıyla da olsa mağaranın derinliklerine gidebileceğimizi sanmak insana özgü bir iyimserlik hâlidir. sadece mağaranın girişinde durur, bir kibrit yakar ve mağaranın derinliklerine doğru, "kimse var mı?" diye bağırırız.

kimse yoktur.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

zamanımızın "romeo ve juliette"i*

düşman aileler: "romeo ve juliette" oluşun doğasına uygun olarak. olması gerektiği gibi.
sebep siyaset olabilir. çünkü modern zamanlar. ya da kadın evli.
değişmeyen, buluşmaları imkansız. ancak uzaktan uzağa.

modern zamanlar ama cep telefonu öncesi dönem. ev telefonu ve telesekreter zamanları.
kocası ne zaman mesajları dinlemek, yanıp sönen kırmızı ışığı susturmak için telesekreterin tuşuna dokunsa kadın duvardaki saate bakıyor.

on bir saniyelik suskunluk seni çok özledim demek.
on üç saniye, seni rüyamda gördüm.
yelkovan on yedi defa zıplarsa, bugün sokaktaydın.
on dokuz, seni seviyorum.

evet, adam matematikçiydi. her matematikçi gibi asal sayıları çok severdi.

bu defa yirmi üç saniye sustu adam. bu, senden nefret ediyorum demekti.

duvar saatinden bir an bile gözlerini ayırmadan, ben de seni çok özledim, dedi kadın. hem de çok özledim.

sonra kucağında duran kitaba döndü. okuduklarından bir şey anlamayacak, son bir kaç sayfayı yeniden okuyacaktı.


*: başlık vesilesiyle lermantov'a selam olsun. 

13 Temmuz 2017 Perşembe

zarf

önce kitaplığın rafında, kitapların önünde. şimdi masada.
günlerdir bekliyor.
mühürlü.
mumlu mühür kan renginde ve kan damlasını andırıyor.
sanki içindekiler kanla yazılmış gibi.

7 Temmuz 2017 Cuma

ıssız ada

zygmunt bauman'ın "ıssız bir adaya düşseniz yanınıza hangi kitapları alırsınız?" sorusunu yanıtlarken görüldüğüdür:

"robert musil'in niteliksiz adam'ı, george perec'in yaşam kullanma kılavuzu, jorge luis borges'in labirentler'i ve italo calvino'nun görünmez kentler'i arasında seçim yapmak benim için çok zor olacaktır. bu kitaplar arzulamayı öğrendiğim ve gerçekleştirmek için boşuna çabaladığım her şeyi örnekliyorlar: bakış açısında genişlik, insanlığın düşünce hazinesinin tüm kompartımanlarında evindelik hissi, insanlık tecrübesi ve duyarlılığının henüz keşfedilmemiş imkanlarıyla ilgili çok yönlülük hissi ve hep yapmayı isteyip de bir türlü cüret edemediğim ve edemeyeceğim bir düşünme ve yazma tarzı. illa tercihimi sınırlamaya zorlanırsam, büyük ihtimalle borges'in ficciones* eseri içindeki kısa hikayesi çatallaşan yollar bahçesi'nde karar kılardım."


*: vnf., bu kitabın iletişim yayınlarından, fatih özgüven ve tomris uyar ortak çevirisi ile ficciones- hayaller ve hikâyeler adıyla çıktığını, bahsi geçen hikâye için de yolları çatallanan bahçe isminin tercih edildiğini söylemek ister.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

kitaplıkta duran kitaplar

sevgili okur, bu yazıda kitaplarını kitaplığında görmekten büyük keyif alan ama alacağı bir şey olmadığı halde mağaza mağaza dolaşan insanları anlayamayan bir adamdan bahsedeceğiz.

ve bu iki durumun nasıl aynı cümle içinde durabildiğini de söyleyeceğiz.

kitaplara dekoratif bir unsur olarak yaklaşanlardan ya da her gece yatmadan önce altınlarını sayan cimriler gibi olmadığımı biliyorum. kitapların orada olmasını, karşısında durup kitaplığın raflarını yormayı, zaman zaman kelimenin tam manasıyla eski defterleri karıştırmayı seviyorum ben.

yine de biriktiriyor olma duygusunun verdiği bir yük her zaman oldu. bugünlerde bunun biriktirmekle alakalı olmadığını anladım. daha doğrusu çözdüm.

her okur, yeni bir şeyler öğrenmenin hazzını saymazsak okumaktan aldığı keyfin dışında iki duyguyu çok güçlü hisseder: kitap okumak ne güzel bir şey bundan sonra hep okuyacağım ve ben bu kitabı bir fırsat bulunca yeniden okurum arzusu.

"bana yeniden psikoloji kitapları okutturan adam" darian leader'ın, şimdi hangisinde olduğunu hatırlamadığım ama kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermez? ya da iş işten geçtikten sonra verilen sözler'den birinde olduğunu bildiğim bir tezi vardır.

orada, bir şey almaya niyeti olmadığı halde saatlerce mağaza dolaşan insanların motivasyonunu nereden aldığını anlatır. insanlar o ürünü orada görmekle ve böylece varlığından haberdar olmakla, eğer bir gün istersem ya da gerçekten ihtiyaç duyarsam alabilirim duygusu kazanıyormuş. peşi sıra da bu duygunun verdiği rahatlama ve keyif.

şimdi değil ama yarın sabah ne olacağını iyi biliyorum. kitaplığın karşısında duracağım, hiç aklımda yokken bir sürü kitabı karıştıracağım ve sonunda niteliksiz adam'ı durduğu yerden çıkaracağım.

2 Temmuz 2017 Pazar

günün sorusu: tabula rasa

sosyal medya hesaplarınızı kapatıp yeni bir hesap alınca ya da mevcut hesabınızı sıfırlayıp yeniden başlayınca -mesela instagram hesabınızdaki bütün fotoğrafları silip yenilerine ilkmiş gibi yaptığınızda- geçmişi yok sayabiliyor, bütün isimleri ve yüzleri ve onlara ekli hatıraları unutabiliyor musunuz?

30 Haziran 2017 Cuma

ara güler'in istanbul'u

orhan pamuk'tan bir sergi yazısı ya da katkısı:

"ara güler'in istanbul'u benim istanbul'umdur. bin dokuz yüz elliler ve bin dokuz yüz altmışların istanbul sokaklarının, kaldırımlarının, dükkânlarının, bakımsız ve kirli fabrikalarının, gemilerinin, at arabalarının, otobüslerinin, bulutlarının, taksi ve dolmuşlarının, binalarının, köprülerinin, bacalarının, dumanlarının, insanlarının görüntüleri ve ilk bakışta fark edilmeyen o atmosferi, en iyi ara güler'ın fotoğraflarında yakalanmış, belgelenmiş, gizlenmiş ve korunmuş bulursunuz.

özellikle bin dokuz yüz ellili ve bin dokuz yüz altmışlı yıllarda geçmişin ihtişamının zayıf bir ışık olarak parıldadığı ve osmanlının avrupalılaşma azmiyle dikmiş olduğu bankalarının, iş hanlarının ve büyük devlet binalarının fark edilmemesi mümkün olmayan bir şekilde çürüme belirtilerinin ortaya çıkmasına rağmen, ara güler şiirsel bir duyarlılıkla kendine özgü bir ruhu yakalamayı başarmıştır.

ara güler'in siyah beyaz fotoğrafları istanbul'u batılılaşma sürecinde bulunan ama geleneksel yaşam şekillerini devam ettiren bir şehir gibi göstermektedir. ara güler istanbul'u eski ve yeninin yıpranma sedası altında, fakirlik ve alçak gönüllülüğün iç içe kaynaştığı bir ortamda, sakinlerinin yüzlerine yansıyan, hüzün gibi görünen bir kent olarak göstermektedir.

çocukluğumun istanbul'unu siyah-beyaz bir fotoğraf gibi algıladım. "istanbul'un gözü" diye bilinen ara güler, şehrin fotoğraflarını da bu doğrultuda çekti."

27 Haziran 2017 Salı

hoş

ergen zamanlarımızda bir esprimiz vardı. birbirimize "hoş kızsın" ya da "hoş çocuksun" der gülerdik. çünkü oradaki hoş, güzel ya da yakışıklı olmayanlara şakadan uzak zamanlarda bunu söylemeyecek kadar centilmen olduğumuz için yardıma çağırdığımız bir kelimeydi.

ama ergendik; bu, acıtmak için değil diyor, gülmekte sakınca görmüyorduk.

karizmatik de vardı galiba. yoksa kızlara hoşsun, erkeklere karizmatiksin mi deniyordu?

büyüyünce espriler değişiyor, yardıma çağırdığımız kelimeler de... güzel hâlâ güzel, yakışıklı hâlâ yakışıklı ama öyle olmayanlar için farklı icatlarımız var.

güzel bir kadından güzel, yakışıklı bir adamdan yakışıklı diye bahsediyoruz da diğerlerine gelince, çok güzel elleri var diyoruz. ya da gülüşü hoş. bir gözleri var anlatamam, beli muhteşem, dudakları az önce nar yemiş gibi, tenin insanda dokunma arzusu uyandırıyor falan...

bir de, "kimseyi görmedim ben/ senden daha güzel"* bahsi vardır ki, o bambaşka bir hikâye.


*: duman, senden daha güzel

22 Haziran 2017 Perşembe

"çevirmenleri niçin öldürmeliyiz?" (ikinci ve son defa./ umarım.)

derdim çevirmenler ya da çevirmenlik müessesi değil. derdim kitaplar ve okumak.

*

geçtiğimiz günlerde sosyal medyanın twitter ayağında bir olay patladı. ben mevzudan ayrıntı yayınlarının açıklaması üzerine haberdar oldum. peşi sıra ayrıntılar geldi zaten.

ayrıntı yayınları 'bir çevirmen'inin ihanetine uğramış. bu çevirmen, daha evvel başka 'bir yayınevi' tarafından basılmış 'bir kitap'ın yeni çevirisini yaparken önceki çeviriden bolca faydalanmış. hatta kopyalamış.

bunu yaparken de en büyük hatası, ilk çevirmenin yiğit yavuz oluşunu göz ardı etmek olmuş. çünkü yiğit yavuz, işinde çok iyi olduğu kadar yaptığı işlerin altına attığı imzayı sonuna kadar kollayan bir çevirmen. zaten durumun farkına varan ve ayrıntı yayınlarını bilgilendiren de kendisi olmuş. sonrası, tam da ayrıntı yayınlarına yakışan bir tutumla, bir özür mesajı ve kitapların piyasadan toplanma kararı.

bana öyle geliyor ki, yiğit yavuz olmasaydı bu durumun farkına muhtemelen varılmayacak, bir emek hırsızlığı belki başka işlerle ödüllendirilecekti. yayın dünyasında bu vak'anın ilk olmadığına eminim. son olacağına dair bir umut da taşımıyorum.

devam edelim...

çevirmenlik müessesenin tek probleminin intihal olmadığı, eksik ve niteliksiz çevirinin sık rastlanan bir durum olduğu kesin. kesin olan başka bir şey de, çevirmenlik müessesesinin "reform"a ihtiyacı.

bu reformun sınırları genişleyip daralabilir ama ilk adım tıpkı iki devlet adamının konuşmasına anlık çeviri ile yardımcı olan çevirmenleri kontrol eden "radar"* çevirmenliğin uygulamaya geçmesi. yani, editörlerden farklı olarak sadece çevirideki doğruluğu ve dürüstlüğü kontrol edecek üst-çevirmen uygulaması.

aklım her yayınevinin bünyesinde "radar" bulundurmasından yana ama bunun külfetli olduğu, özellikle de küçük yayınevlerinin bunu karşılayamayacağı muhakkak. o zaman da aklıma kitaptan kdv almakta ısrar eden devlet geliyor. her tercüme eser bir kontrol sonrası baskıya gitsin.

her şeyi devletten beklemeyelim, diyerek, bağımsız kurumları işaret eden liberal akıllar çıkabilir. onlardan ricam bağımsız ya da özelleştirilmiş kurumların çürümüşlüğünü hiç olmazsa kitaplara bulaştırmamaları. bütün hantallığına, ihmal edebilir yanına rağmen tübitak benzeri bir kurum işe yarayacaktır.


*: bu ifadeye javier marías'ın beyaz kalp'inde rastladım. galiba türkçe'de yok. yazar gibi çevirmen olan roman kahramanı kullanıyordu bu ifadeyi.

19 Haziran 2017 Pazartesi

su

"akmamak için kendini tutan suyu gördüm. eğer su iyi alışmış ise, sizin suyunuz ise, sürahi kırılarak dört bir parçaya ayrılsa da su etrafa dökülmez.

yalnızca bekler ki kendisi yenisine konulsun. dışarıya dökülmeye çalışmaz."*


*: h. michaux
notgibi: ya da buraya bakın. alıntıya yapılan 'çıkma'ya: insan bazen su'dur. belki de değildir.

15 Haziran 2017 Perşembe

dakika ve skor

"bu kitap bir intihar mektubudur. okumayı bitirip bir kenara koyduğunda (ki bu tür kitap mektupları yavaş okumalı, ipuçları ve açığa vurulan sırlara dikkat etmelisin) john self bu hayattan gitmiş olacak. en azından böyle bir ihtimal var. intihar mektuplarını okuyarak intiharın gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamak pek mümkün değildir, değil mi? hayatın, gezegenimizdeki birikiminden yola çıkarak intihar mektuplarının sayısının intihar vakalarından daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. bu açıdan intihar mektupları şiire benzer: yeteneği olsun olmasın hemen herkes şiire ucundan kıyısından bulaşmıştır. her ikisini de kafamızda yazıyoruz çünkü... genelde mektup amaçlıdır; tamamlayıp zaman yolculuğumuza kaldığı yerden devam ederiz. işi biten mektuptur, hayatın kendisi değildir. elbette tam aksi de düşünülebilir. ölümü de bunun içine katabiliriz. ancak yine de intihar mektuplarına bakarak bir karara varamayız, değil mi?
peki bu intihar mektubu kime yazıldı? martina'ya, fielding'e, vera'ya, alec'e, selina'ya, barry'ye. peki ya john self'e? hayır. aslında bu mektup değerli dostum, senin için bırakıldı."

m.a
londra, eylül 1981


*: martin amis, para- bir intihar mektubu
notgibi: bold yazarın değil benim tercihim.

13 Haziran 2017 Salı

iyi okurlar iyi kitaplar

bu yazı, bir gece yarısı iki sayfa arasındaki derin boşlukta sayıklandı


tıpkı şimdi olduğu gibi ne zaman kitaplığın raflarını yorsam aynı şeyi düşünürüm. ki birilerine roman tavsiye ederken bunu söylemeden tavsiyemi tamam etmem.

okuma zevkine ve kalitesine güvendiğim arkadaşlarım var. (n'aparsınız, nasıl herkesin ilaç sormak için doktor, insanın başına her şey gelebilir diyerek avukat, çocuklarının üniversite hazırlık zamanlarında fikir almak için öğretmen -tercihen bir matematikçi bir de türkçeci- arkadaşı varsa benim de böyle arkadaşlarım var.) ortalama üzeri bir okur olarak, onları "has okur" saymanın doğruluğu konusunda en küçük bir şüphe taşımıyorum.

bazan paralel bazan tavsiye üzerine yaptığımız okumalar sebebiyle okuduğumuz kitaplar kümelerinin kesişim kümesi oldukça kalabalık. buraya kadar sıkıntı yok. ama bir ağaç gövdesinin dallara evrilmesi gibi bir yer var ve oraya geldik.

tuhaf bir şekilde onlar sanki anlaşmış gibi aynı kitapları seçerken, bir kaç istisna dışında ben her defasında çemberin dışında kalıyorum. söz gelimi, beraberce dostoyevski diyoruz; onlar suç ve ceza diye devam ediyor, ben karamazov kardeşler. ya da oğuz atay; tehlikeli oyunlar'a karşı tutunamayanlar diyorum. orhan pamuk için, benim adım kırmızı'ya karşı kara kitap'ı savunmak zorunda kalıyorum. john fowles söz konusu olduğunda, fransız teğmenin kadını varken nasıl büyücü'yü tercih ettiklerini kendime bile açıklayamıyorum.

hiçbiri benim kadar nazan bekiroğlu düşkünü değil ama olsalardı isimle ateş arasında'yı seçeceklerine eminim, ki ben nefret ederim. londra'da bir park konusunda beni yalnız bırakmalarını, 'genazino reis'e şöyle bir bakıp geçmelerini, ulysses diye tutturmalarını, nabokov'a sıradan, murakami'ye tuna kiremitçi muamelesi yapmalarını bir türlü anlayamıyorum.

elbette uzlaştıklarımız var; mülksüzler, yüzyıllık yalnızlık, sinek ısırıklarının müellifi, körleşme, saatleri ayarlama enstitüsü, gölgesizler, puslu kıtalar atlası, utanç, oğullar ve rencide ruhlar, ricardo reis'ın öldüğü yıl gibi. bunları söylemezsem olmaz.

yine de kendimden şüpheye düşüyorum.

9 Haziran 2017 Cuma

atışma - sekiz

elde ki resmi/ gayri resmi verilere rağmen kim daha önce mikrofona gelmiş bilmiyorum. belki nadir göktürk bu sözleri çok eskiden, ezginin günlüğü canımızı yakmadan evvel yazmıştır. belki şizofrengi ah muhsin ünlü'nün bu şiirini çok daha önce sayfalarına konuk etmiştir.

ama hiçbir önemi yok.

bana göre başlatan, iki bin yılı nisanında kendi imkanlarıyla gidiyorum bu'yu bastırmakla ah muhsin ünlü. hak ettiği cevabı aldığında sene iki bin beş. dargın mıyız adlı ezginin günlüğü albümü.

ah muhsin ünlü hesap edilmiş, ölçüp biçtikten sonra karar verilmiş, satranç gibi hamleleri bir kaç hamle sonrasına kadar düşünülmüş ve öyle hayata geçirilmiş, hem tanrının hem toplumun onayından geçmiş bir şeyi isterken (üstelik bunu büyük harflerle yapıyor), nadir göktürk, aniden verilmiş bir karar veya birazdan vaz geçersem korkusuyla, tıpkı tavla gibi zar ne gelirse onun oynamayı, rugby gibi kıra döke bir hevesin peşinden koşmayı öneriyor.

*

"ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum"*


"terliklerimle, gelsem sana"**


*: yaşasın! ne kadar da ideolojik yaklaşıyoruz birbirimize
**: eksik bir şey

7 Haziran 2017 Çarşamba

jolene*

aysel git başımdan'ı okuduğu zaman aysel, milyon kere ayten'i okuduğunda ayten adında bir sevgili hayali kuran küçük bir çocuk sizi şaşırtır mı bilmem ama beni şaşırtmaz. ya da "siz aşktan n'anlarsınız bayım diye bana sorulsaydı n'olurdu sanki?" diyen biraz daha büyük bir çocuk...

roman ya da film kahramanlarına aşık olan da çok. mesela ben. çok aşık oldum. hatta anna karenina'yı fransız teğmenin kadını sarah, onu da cebelitarık denizcisi'nin sarah'ı ile aldatışımı burada bile anlattım. "bazı kahramanlar karşılaşsın da aşk olsun" demişliğim de vardır. iki dostoyevski kahramanı, nastasya filopovna ile mitya yani dimitri fyodoroviç karamazov karşılaşsa ve aşk olsa, fena mı olur?

ama bu şarkının etkisi daha farklı. güzelliği bir yana işini o kadar iyi yapıyor ki, kadın olmak istiyorsunuz. sonra da sevdiğiniz adamı jolene adlı bir kadına kaptırmayı.

sadece bu değil. çok sevdiğim leonard cohen şarkısı famuos blue raincoat ile kardeşliği, rakibine hakkını teslim eden ama yine de aman dileyen sözleri çok güzel.

miley cyrus'ın yorumunu, klipteki hafifliği, tabiatın ortasında vücut bulan doğallığı çok seviyorum. en çok da yaprakların arasından sızan ve muhtemelen batmakta olan güneşin ışığını.


*: miley cyrus, jolene

5 Haziran 2017 Pazartesi

uçurum kenarındaki şehir

bir şehir vardı.

ve bir uçurumun kenarındaydı.

bir gün şehrin dışında bir kervan konakladı. uçurum şehirle kervan arasında. yolcular arasında da hayatı yollara ayarlı bir seyyah. seyyah, bir sabah çadırının önünde durdu, önce şehre sonra uçuruma baktı. şehir kendi hâlinde, uçurum derin; fersah fersah. içini çekti, "umarım şehir uçuruma yuvarlanmaz," dedi.

bir başka gün başka bir seyyah. yol yorgunu. ayakları yürümekten, gözleri görmekten yorgun. görmekten çok hissederek, "bu şehir lanetlenmiş, uçurumun çağrısına daha fazla dayanamaz," dedi.

kulaktan kulağa yayıldı şehrin laneti. şehrin uçuruma yazgısı.

bir gün bir adam çıktı kürsüye. galiba belediye başkanıydı. "uçurumu doldurmalıyız, yardımınıza ihtiyaç var," diye seslendi dinleyenlere.

koştu şehrin sakinleri. ellerine ne geçtiyse onu, mobilyalarını, arabalarını, evlerini, arkadaşlarını, akrabalarını, eşlerini ve hatta çocuklarını uçuruma attılar.

anlaşıldı ki, uçurum şehir kadarmış. yazgıdan kaçıl(a)mazmış.

2 Haziran 2017 Cuma

bir ramazan hatırası

konu neden, nasıl açılmıştı, hatırlamıyorum. ne zamandı, onu da... yemek masasında, yolculukta, denizi seyrederken, bir bahar akşam üstü baba oğul şehrin sınırlarına yürürken.

belki de babamın dost meclisinde 'macera' diye anlattıklarındandır. evet, ilk hecedeki uzadıkça uzayan "a" sesi normalden kısa söylenen.

ama çocuk olduğumu hatırlıyorum. daha çocuk. çok soru sorduğum, neredeyse her şeyi merak ettiğim, hâlâ hayret edebildiğim* zamanlar.

ilk orucunu tuttuğu sene ramazan kışa denk gelmiş. günler kısa olmasına rağmen oldukça zorlanmış. bir gün tek başına ava çıktığını anlattı. susadığı için bir buz parçasını ağzına atıp emmiş. bunu yaparken ya da anlatırken aklımdan ne geçti bilmiyorum ama babamın her zaman baba olmadığını, bir zamanlar onun da çocuk olduğunu ilk defa o zaman fark ettim.

ve susuzluğunu ağzına attığı buz parçası ile gidermeye çalışan o çocuğu çok sevdim, onunla arkadaş olmak istedim.

ne zaman ramazan gelse babamdan çok o çocuğu özledim.


*: bu vesileyle, "allah'ım hayretimi artır! yok/ allah'ım hayret ver!/ kendimi çok ölü hissediyorum" diyen eren safi'ye selam olsun.

1 Haziran 2017 Perşembe

benzetme

mavi gözlü şehirlerin bir ucu bulutlara koşan diğer ucu denize kavuşan sokakları gibi.

30 Mayıs 2017 Salı

taksit taksit

bir çeşit taşra sayılabilecek bu yere taşınmadan, başka bir deyişle internetten de kitap satın almanın mümkün olduğunu öğrenmeden önce kitap alışverişlerimde bir defa olsun kredi kartı kullanmadım. ama kredi kartım vardı. ödemede kolaylık olsun diye taksitle yaptığım alışverişlerden başka da kullanmazdım.

bir defasında kendimi, "şu altı ay geçse de watch winderın* taksidi bitse ve rahatlasam," derken yakaladım. ve anında lafı yapıştırdım: iyi de o geçsin istediğin altı ay ömürden gidiyor.

üstelik bu arzu bütün taksitle yaptığım alışverişler için tekrar ediyor, bir manada şeytana rahata ermek için ruhumu değil ama zamanımı teklif ediyordum.

bunu fark ettiğim an taksitle alışveriş yapmayı bıraktım ve o günden sonra bir defa olsun taksit, banka kredisi ve benzeri yollarla bir şey satın almadım.

bütün bunlar eskiden, leonardo da vinci'nin "insan gelecek baharı, gelecek yılı, sabırsızlıkla beklerken, dört gözle kendi ölümünü beklediğini fark etmez bile," dediğini öğrenmeden çok önceydi.


*: böyle bir alete elbette para vermedim. ama böyle bir alet var. v. almıştı ve g. ile bir olup çok dalga geçmiştik. üstelik ben, üniversite dördüncü sınıfta saatimi öykücüye ödünç verdiğim günden bu yana saat kullanmıyorum. sadece saat değil, yanımda yüzük, zincir, takoz, çekme halatı da bulundurmuyorum.

23 Mayıs 2017 Salı

dakika ve skor

"birbirleri için yaratılmışlar sözü, bu insanlar için söylenmiş sanki ve evli oldukları halde asla, zorla tatlılaştırılmış bir jest yakalamadım; uzun yıllar birlikte yaşayıp hâlâ birbirlerini seviyor olmayı kendilerine değer katan bir erdem ya da onları güzelleştiren bir süs olarak cümle âleme teşhir etmeyi bir gurur meselesi sayan kimi çiftlerde olduğu gibi, çokça üzerinde çalışılmış tavırları de yoktu. daha ziyade birbirlerinden hoşlanmış ve muhtemel bir kur faslı yaşanmadan birbirlerini sevmiş gibilerdi; ya da evlilikten hatta bir çift olmazdan önce bile birbirlerine o kadar değer vermiş ve sevgi beslemiş gibilerdi ki, hangi koşullarda olursa olsun birbirlerini kendiliğinden seçebilirlerdi -evlilikle ilgili vazifeden ötürü, rahatlıktan, alışkanlıktan, herhangi bir sadakat meselesinden ötürü değil- ister arkadaş, ahbap, dost, sohbet arkadaşı ya da isterse suç ortağı olarak olsun, ne olursa olsun, ne denirse densin ya da ne anlatılırsa anlatılsın ve dinlensin, üçüncü bir kişiyle, bunun daima daha az eğlenceli ya da ilginç olacağından emin olmalarıyla ilgiliydi bu durum. hayat arkadaşlığı ve her şeyden öte karşılıklı inanç vardı hallerinde."*


*: javier marías, karasevdalılar

19 Mayıs 2017 Cuma

günün sorusu: kan ve gül

iskender doğan kan ve gül'ü yazarken ve alper canıgüz romanına bu şarkıdan esinle kan ve gül- bir kara dejavu adını verirken ve de roman kahramanı iskender doğan'a "unutmayın, güle rengini veren kandır," dedirtirken oscar wilde'ın masal tadındaki hikâyelerinden biri olan, al bir gül isteyen sevgilisi genç mektepliyle dans etsin diye kalbini gülün dikenine yaslayan bülbülün kendisiyle ilgisi olmayan bir aşk için kendini feda ettiği bülbül ile gül'ü acaba biliyorlar mıydı?

17 Mayıs 2017 Çarşamba

yön

az önce çıktığı çok katlı binanın önünde yanı başında duran yalnızlığı görmemek için montunun yakasını kaldırdı, ellerini kot pantolonunun ceplerinde yok etti ve gecesini arayan akşamın üzerine yürüdü.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

hayalet titreşim sendromu

hani cep telefonu çalmadığı halde çantada, cepte titreşim hissettiğimizi düşünüp telefonumuza bakıp duruyoruz ya, hayalet titreşim sendromu bu duruma deniyor. adı da sinirbilim, yani nörolojideki hayalet uzuv sendromundan geliyor.

hayalet uzuv ise, belirli bir sebepten dolayı kesilen uzvun sanki hiç kesilmemiş gibi ağrı hissettirmesi. uzuv yerinde olmasa da beyin bunu algılayamaz. örneğin, beynimiz her adım atışımızda ayaklarımızdan bir sinyal almaya alışmıştır. bir gün bu sinyal kesildiğinde sorunun ne olduğunu anlayamasa da orada bir sorun olduğunu anlar ve "bir yerde sorun varsa orada ağrı vardır," diyerek artık olmayan uzuvdan gelmiş gibi bir ağrı yaratır.

nörologlara göre hayalet titreşimin oluşmasının sebeplerinden biri sosyal medya paylaşımlarının beynimizde dopamin adı verilen mutluluk hormonunu arttırması. neredeyse bir uzvumuz haline gelen cep telefonlarından belirli bir süre sinyal alamamak beynimiz için beklediği ve bağımlısı olduğu bu dopamini alamamak demek. beklediği sinyali alamayan beyin de psikoza benzer bir durum yaratıp sanki titreşim sesi duyuyormuşuz veya titreşim hissediyormuşuz gibi düşünmemize yol açıyor.

doğal olarak birden fazla sosyal medya hesabı olan ve bu hesapları sürekli takip eden kişilerde bu durum daha sık gözleniyor.

bir de beklenen ama gelmeyen telefonlar var ki, hayalet titreşim sendromu tarife az gelir.

12 Mayıs 2017 Cuma

şiir için

ismet özel muş'ta, askerdedir. trabzon'da yedek subay olarak askerliğini yapan arkadaşı ataol behramoğlu ise bir subaya karşı geldiği için malazgirt'e sürgün ve hapis gitmiştir. muş'a bir gün orhan adında bir çocuk gelir. beraberinde behramoğlu'ndan bir şiir getirir ismet özel'e. şiiri arkadaşına moral vermek için yazmıştır.

ismet özel, dolu gelen tabak boş gönderilmez düsturuyla bir şiirle arkadaşına mukabele etmek ister. ne var ki, şiir onun için hiçbir zaman vasat duygulanım anlarında ortaya çıkan ergen işi, günlük yazısı değildir. her sanat eseri gibi yaratım sürecine ihtiyacı vardır. zaman ise bir asker için sorunların en başında gelir.

düşünür ve nihayet çaresini bulur. revire gidip üç dişini birden çektirir. bu, üç günlük koğuş izni demektir. ancak, üç gün şiiri bitirmesine yetmeyecek, üçüncü günün sonunda tekrar revire gidip iki dişini daha çektirecektir.

önceki üç dişte biraz sorun vardır belki ama son iki diş sapasağlamdır. sağlam dişler sayesinde şiir biter. böylece, "sana durlanmış kelimeler getireceğim" diye başlayan yıkılma sakın şiiri ortaya çıkar.

elbette bu, bir dize için bir tek şey feda etmeyen, sırtını iktidar(lar)a ve belediyelere dayamış şair sıfatlıların anlayabileceği bir şey değildir.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

konum - beş

"bana yeniden şarkılar söyleten kadın"* ile "beni bir paragrafta sınırda kişilik bozukluğunun eşiğine getiren kadın"** arasında bir yerlerde.

*: mazhar alanson, yandım
**: alper canıgüz, kan ve gül

8 Mayıs 2017 Pazartesi

cennet zamanı

(bitmedi, demiştim...)

eğer hayat değil de masal olsaydı yaşadığımız ve lambadan çıkan cin, "dile benden ne dilersen," deseydi, dileklerimin üçünü de aynı şey için kullanırdım: oğlumun bütün anlarını hatırlamak... her gün beni şaşırtmasını, yeni hallerine şahit olmayı elbette seviyorum ama geçmiş günleri unutmak, annesi ya da bir başkası bir şey anlattığında hatırlamak daha acısı bazan hatırlayamamak beni çok üzüyor.

bir de şaka yaptı acısını hafifletmek için. ıssız bir adaya düşecek olsaydım yanıma alacağım üç şey de oğlum olurdu.

(adi... daha önce o "üç şey"den en az biri ben olurdum.)

benim gibi gidecek bir yer bulamamış, savaşın bittiğini* ancak koynunda olması gerekenin orada olmayan mevcudiyetinden anlayabilen adamların ortak kaderidir. bir gün inanç ve inanma ihtiyacını savunurken başka bir gün din, öğreti ya da cemaat ruhundaki boşlukları işaret ederken bulurlar kendilerini. "bu kadar çok okumana rağmen nasıl inançlı kalabiliyorsun?" diye soran da, "kur'an-ı kerîm'in türkçe mealini oku. senin için bir anlam ifade ederse ne güzel. etmezse bir şark klasiği okumuş olursun" diyen de arkadaşlarıdır.

onlardan birinde selçuk'la kader bahsini konuşuyoruz. nereden aklıma geldiyse "hakim bakış açısı" geliyor aklıma. bir ara kafa yorduğum edebiyat teorileri yüzünden olmalı.

bir balonla yükselmeye başladığını düşün. önce bu odayı, sonra evin çatısını görürsün. yakındaki evlerin çatısı, sokak, şehir diye gider yükseldikçe gördüklerin.

şimdi de zamanın doğrusal ilerlerlediğini varsayalım ve eksi sonsuzdan gelip artı sonsuza giden sayı doğrusu gibi düşünelim. yeterince yukarıdan bakan birisi nasıl sayı doğru üzerindeki bütün sayıları görebilirse tanrı da görecektir.

"tanrı gökte değil her yerdedir," diyerek çırpındı. bu güzel. doğru yoldayım. "evet, o her yerde. ve yeterince uzakta olduğu için hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor. o kadar uzakta olmasına rağmen her şeyi görebilmesi de tanrılığından. yoksa senden benden ne farkı kalırdı?"

bunu anlattım ona. "cennet eğer varsa sadece sevdiklerimizle ve sevdiğimiz roman ya da film kahramanlarıyla beraber olabileceğimiz değil, aynı zamanda onların bütün zamanlarına da şahit olabileceğimiz bir yer. bu durmun bir adı varsa "cennet zamanı" olmalı. oğlunun bütün zamanlarını aynı anda görebileceğin bir hâl."

6 Mayıs 2017 Cumartesi

hıdrellez

beni en çok ağlatan yazarı biliyorum. romanı, yeri... dino buzzati. tatar çölü, bir paragrafta, sadece bir paragrafta on beş yılın geçip gittiği yer.

peşi sıra bir çok yazar, bir çok metin. mesela, mustafa kutlu, mahzun mücahit...

en son beni çok ağlatan ise mücellâ olmuştu. (nazan bekiroğlu'nun isimle ateş arasında'dan sonra en az sevdiğim romanı, yazarın kahramanına ihaneti...) romanın sonunda. bir kış gecesi uyanıp da uyuyamayınca, sabaha karşı, yastığım dik, başım karyolanın demirinde. kendimi hiç olmadığım kadar yalnız hissederken. "yaşantılar ancak onu yaşayabilecek olanlara sunar kendini"ye "hayattan nasibimiz belki de budur"u eklerken.

sevenleri, üzerinde çalışanlar, hatta yazarı mücellâ'yı farklı biçimlerde tanımlayıp anlatabilir. ama mücellâ benim hıdrellez romanıdır. mücellâ'nın annesi neyyire hanımın hıdrellez hazırlıklarını uzun uzun ve belgesel titizliğinde anlatılmasıyla, nazlı ve annesi pervin'in artık yaşını başını almış bir kadına evrilmiş mücellâ'yı tam da hıdrellez günü ziyaret etmesi ve o sırada liseye giden nazlı'nın başını okuduğu kitaptan başını kaldırıp, "mücellâ teyze, ferhunde kalfa'ya benziyorsunuz siz" demesiyle.

ki bu cümleyle başlayan sohbetin sonunda, "nazlıgül," diyecektir mücellâ. "bu kadar çok okuyorsun. korkarım bir gün yazmaktan başka bir işin olmayacak senin kızım. yazar olacaksın. o zaman, beni yazarsın. mücellâ teyzenin solan gülünü, gün görmediğini, içinde yazmaya değer bir şey olmayan kayda değmez ömrünü."

ve sonuyla... hayat gibi roman da sona yaklaşırken, nazlıgül bir defa daha yazar olur ve tanrısal bakış açısıyla mücellâ'nın gözlerinin önünden hayatının film şeridi gibi geçişini anlatır. bütün anılar hep aynı anıda birleşir. bir hıdrellez gününde. ihtimal ki, mücellâ'nın bu dünyadan göçerken yanına aldığı tek 'şey'de. çünkü, gerçekten bir tek o zaman mutlu olmuştu.

"içinde eksiği ya da fazlasıyla yara olan her hatıra çiçek açtı, pırıltı saçtı. bir şelalenin suyuna kapılmış gül yaprağı gibi mücellâ, al baştan kendini aynı yerde yakaladı.

telsiztepe'deki o hıdrellez bayramı. o ışıklı bayır. o bahar sabahı.

kendisini aydınlık ve sevinç içinde buldu mücellâ. "işte burası. bu." dedi.

bilek hizasındaki yemyeşil çimenlerin, sarı düğün çiçeklerinin, tazecik papatyaların, hindibaların arasında; denizin üzerinden perde perde yükselen buğunun, topraktan yükselen kokunun ortasında yere oturmuştu. başı bulutlara, omuzları göklere değdi. kurtla kuşla omuz omuza, altın rengi bahar güneşiyle aynı hizada koşturan o çocuktu.

burnunun ucunda ilkyaz yanığı, pembeleşmiş yanaklarının üzerinde kirpiklerinin gölgesi, yüzünde o saf çocuk aydınlığı. çam ağaçlarının altında, mavi mineye, kır menekşesine, beyaz gelin tacına, güle, suya, ışığa karıştı."

4 Mayıs 2017 Perşembe

dakika ve skor

"- içinde benden de söz ediliyor mu, diye sordu konrad.
katia, sağlam sol eliyle arka cebinden bir not defteri çıkardı, son sayfayı açıp kapağı kıvırdı. "içinde benden de söz ediliyor mu" diye okudu konrad, katia'nın omzunun üstünden bakarak. "sağlam sol eliyle arka cebinden bir not defteri çıkardı, son sayfayı açıp kapağı kıvırdı. içinde benden de söz ediliyor mu."
- okuyorsun işte, dedi katia.
- ben sadece üstünde oturdum.
- öyle yazmalısın ki, kadın okurların hepsi bana aşık olsun, dedi kindermann, konrad'ın omzunun üstünden.
- siyasi yönünü ihmal etmemelisin, aşk hikâyesi haline gelmemeli, dedi philipp.
- liseli kızlar gibi rezil etme kendini, dedi ve yürüyüp gitti neumann.
jacob'la arap sustular. uzun süre sustular, sonra artık dinleyecek kimse kalmayınca konuştular jette hakkında."*


*: judith kuckart, silahı seçmek

3 Mayıs 2017 Çarşamba

aydınlanma

bir rus özdeyişi varmış: "ayıyı dansa kaldırırsan, dans, sen vazgeçtiğin vakit değil, ayı vazgeçtiğinde sona erer!"

okuduğumda çok güldüm. bu ilk yaptığım şeydi. ikinci olarak, hiçbir şey kadınlarla olan ilişkimi bu kadar iyi açıklayamazdı, dedim. son olarak da, bunu anlatmaya karar verdim.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

bir masada iki kişi: sevmeyi istemek

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- bunca zaman neredeydiniz?

- sizinle baş etmeye çalışıyordum.

- isterdim ki baş etmeye çalışmaktan çok yan yana yürüyelim...

- zaaflarımdan haberdar olmanıza itirazım yok. ama görmenizi istemem. sizinle yan yana yürümem çünkü sizi uzaktan seviyorum ben. ve buradan bakınca o kadar güzelsiniz ki, anlatamam...

- ah, sizdeki ben...

- anlatamam derken anlatmışım meğer.

- sizdeki ben, bendekinden ne farklı değil mi? ona benzemek isterdim biraz da olsa. ama insanım.

- benzemeye çalışmadığınızı hiç kimse iddia edemez. güzel olan da, bir süreliğine de olsa bendeki o kadına benzediğinize hem siz hem ben fena halde inandık.

- güzeldi, evet... ne farklıymışım oysa değil mi?

- buna cevap veremem. çünkü o farklı dediğiniz sizi, yani iddia ettiğiniz o kadını ben hiç tanımadım.

- nasıl? tam da onu tanıdınız, en yalın haliyle.

- hayır! siz hep berbat bir kadın tasvirindesiniz. ama ben o kadını hiç tanımadım.

- görmek istemediğinizden, gözlerinizi kapatıyorsunuz ya ondandır.

- ben sizi sevmek istedim ya ondandır.

- sevmek istemek ne tuzak ama. bubi tuzağı. hep bundan oldu ne olduysa.

- kimin umurunda.

- benim.

- olmasın. siz bakmayın benim ölçülü, korkak, çekinik ve kırılgan duruşuma. ben bilerek ve isteyerek dışı kora dönmüş sobalara dokunabilirim. yani bubi tuzaklarına gönüllü düştüğüm, bile isteye lades dediği çoktur.

- biliyorum. siz hep dersiniz kahraman değilim. ama şu var ki ciddi bir maceraperestsiniz ve adrenalin bağımlısı. istediğinizde kimse engel olamaz bir kahramanlık hikâyesine kendinizi atmanıza.

*

"yapma," dedim konuşmasının tam burasında. ve bu, "evet. tanıyorum seni." demeden hemen önceydi.

28 Nisan 2017 Cuma

kan ve gül

ben ve arkadaşlarım -"vefasız alemin isyankar çocukları" yani-, yaklaşık bir yıl önce mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi'nin bomonti kampüsü'nde alper canıgüz'ün konuk olduğu bir söyleşiye katılmıştık.

benden önce söz alan kız, yazarın henüz iki kitabını okuduğunu ve kendini geç kalmış hissettiğini söylemişti. ben de söze buradan başladım: "farkında değil ama arkadaşımız çok şanslı. onun yerinde olmayı, hatta alper canıgüz'ün hiçbir kitabını okumamış olmayı isterdim. çünkü ben hiçbir kitabını ilk defa okuyamayacağım."

*

bugünlerde twitterda kan ve gül paylaşımları yapan artistlere(!)bakıp kendimi mahalle bakkalından çekirdek almış bir grup çocuğun içindeki berbat çocuklar gibi hissediyorum.

sabırla herkesin çekirdeğini bitirmesini bekleyen, biten çekirdeklerin ardından keyifle çekirdek çitleyecek çocuk...

24 Nisan 2017 Pazartesi

don't forget, memory*

son zamanlarda, konusu ne olursa olsun bütün sohbetlerimiz oğluna bağlanıyor. sonra da, yaptığı şeyin farkına varınca yani, mahcup bir ifadeyle, "hep aynı şeyi yapıyorum değil mi?" diyor. şikayetçi değilim. çünkü baba-oğul hikâyelerini severim.

hafta sonu bir sürü müzik cdsi almış. zeki müren, müzeyyen senar, şükran ay, berkant, seyyan hanım ve bir sürü isim daha. bunları dinleyerek büyüsün istiyormuş. aslında internette varmış ama elinin altında da olsun istemiş. kaldı ki, bir süredir bilgisayarında, cep telefonunda kayıtlı olanlardan, youtubetan falan dinletiyormuş.

"bizim de vardı öyle bir hayalimiz" deyince, "siz?" diye sordu. adını söyledim. hatırlamak için bir kaç defa kendine tekrar etti. "nerede o şimdi?" diye sordu bu defa. bilmiyorum, en son avrupa'daydı.

"bir hafta sonu baba-oğul evdeyiz. annemizin işi var" diye anlatmaya başladı. daha doğrusu "anneniz mi?" diye başladığım, en hafifi, "yeni annenle yaptıklarınızı freud bile açıklayamazdı," olan bir sürü alay cümlesinden sonra.

"bir hafta sonu baba-oğul evdeyiz... o sırada mutfaktayım. yemeğe bir şeyler hazırlıyorum. beni odasına çağırdı. elimdeki işi bırakıp gittim. oyununa arkadaş olmamı istiyormuş. "işim var. bitince hemen gelirim söz," dedim. odasından çıkarken, "gitme baba..." diye seslendi. ben cevap vermeyince devam etti: gitmeee sana muhtacım. başımda tacım..."

bir süre kahkahalar, "canım benim"ler, "bu çok iyi"ler havada uçuştu. birden yüzü gölgelendi. hem hüzün hem acı vardı o gölgede. yakın zamanda bir akrabasını kaybetmiş, bir arkadaşının kanser olduğunu öğrenmiş de mutlu olmakla ayıp ediyordu sanki.

ben de durunca anlattı: "sana söylemedim ama oğlum doğunca tavsiyene uyarak bir defter tutmaya başlamıştım. aslında iyi de oldu. o kadar çabuk büyüyor ve değişiyor ki hızına yetişmekte, ayrıntıları aklımda tutmakta zorlanıyorum. bellek belki de farklı çalışıyor, en başta bir çizgi çizdiği kağıtları bile saklarken şimdi en güzel resimlerini bile iki gün sonra çöpe atıyorsak bellek de yeni hatıralara yer açmak için eskilerden kurtuluyor olabilir. sana anlattığım bu olay neredeyse bir sene önce oldu. unutmuşum. geçen gün defteri karıştırırken hatırladım. ve çok ağladım."

(daha bitmedi...)


* yiğit yavuz'un nitelikli çevirisiyle ve konuş, hafıza/ tekrar ele alınmış bir otobiyografi adıyla türkçeleşen, 'nabokov tarzı" bir biyografi diyebileceğimiz speak,memory/ an autobiography revisited'tan esinle.

18 Nisan 2017 Salı

tehlikeli şiirler - yirmi sekiz

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
mustafa köneçoğlu'dan iyiler de ölür* mesela...

                                         mustafa kutlu'ya...

bak iyiler de ölüyor mustafa abi en iyiler de
hem de yumruk gibi mısraları bırakıp içimize
iyiler de ölüyor, en ilerde ve bütün yönlerde

bunu tarihten biliyoruz ve bütün eski dillerden
bunu yüzyıllardır seyrettiğimiz içli filmlerden
içimizdeki suretlerden, sözlerden ve şiirlerden
bunu bir öyküye girmemiş ölülerden biliyoruz
bunu geçen günlerden, geçmeyen hüzünlerden

kötülük her çağda yeniden karıyor kartlarını
kanlan toprağımız bir tutam gözyaşı ve kan
kağıtlarda sararmış iyilik ve güzellik şiirleri
yine de kötülüğün üstesinden gelmek için
kelimelerle hayat çalışıyoruz ne tuhaf değil mi

biraz mola versek dünya diner mi, dinlenir mi
cebimizde katlanmış bu kanlı mendille, söyle
hayatın yüzüne doğru bakıp da haykırsak
cennet misin, cinnet misin, yoksa cinayet mi
bizi kim bağışlar kemikte acı dilde açık endişe

tam da şairin ağzım kurusun dediği yerde
iyiler de ölüyor bak: ya tahammül ya seferde

*: dergâh, nisan'on yedi, numara: üçyüzyirmialtı

15 Nisan 2017 Cumartesi

diyalog

"ilk görüşte aşka inanır mısınız?" diye sordu adam. "elbette," dedi kadın.

"imkansız olan ötekilerdir."

13 Nisan 2017 Perşembe

bir voleybol yazısı

bu yazıyı yazmaya en çok benim hakkım var.

sporun her dalına ilgi duyduğum için değil. erkekler tenisinden sonra en çok kadın voleybolunu sevdiğim için değil.

ilkokul beşte, bir hafta sonu, spor salonunda, antrenmanda, benden yana yuvarlanan topla, kafamda uydurduğum kale ve ceza alanına doğru sağ ayak içiyle yaptığım gelmiş geçmiş en iyi ortadan sonra kapıya uzattığı işaret parmağı yetmezmiş gibi bir de "defol" diye bağıran beden eğitimi öğretmenimin sebep olduğu ukde yüzünden değil. belki de freud haklı olduğu, ojeden o gün etkisiyle nefret etmiş olabileceğim için de değil.

nereye gitseler oraya taşıdıkları "kaynağını gençlikten alan küstah ve şenlikli güzellikleri"yle bana "veleybol'un yanlış, doğrusunun "voleybol" olduğunu öğreten iki güzel genç kız yüzünden değil.

uzun süre alt liglerde mücadele eden fenerbahçe kadın voleybol takımını yeniden birinci lige çıktıktan sonra, özellikle de iki bin beş yılındaki seda tokatlıoğlu transferinin ardından bıkmadan usanmadan takip ettiğim için değil.

müessese takımlarına karşı bir kulüp takımı olarak "haramilerin saltanatını yıkacağız" pankartıyla vücut bulan başkaldırı için değil.

bir geniş aile geleneği olarak fenerbahçeli olduğum için değil.

fırsat buldukça gittiğim maçlarda gençlerden çok yaşlılarla sohbet etmek zorunda kaldığım için değil. onlardan birinde voleybolcuların görünüşü ile ilgili yorum yapan teyzeyi yüzüm kızararak dinlediğim için değil. o gün o teyzeden "feleğin çemberinden geçmiş kadın ve ununu eleyip eleğini asmış kadın kardeşliği ve vurdum duymazlığı"nı öğrendiğim için değil. hamama gitmiş aile büyüğü gibi bana kız beğenirken, "ben nataşa osmokroviç'i beğeniyorum" dediğimde "o senin için biraz büyük değil mi" dediği için de değil. "ben çoluk çocukla muhatap olmuyorum," dediğim için hiç değil.

tesadüfen denk geldiğim çok uzak bir deplasmanda eda erdem'e saç tokası armağan ettiğim için değil. sosyal medyada takipçisi olduğum tek fenerbahçeli sporcu eda olduğu için de değil.

avrupa maçlarında yaptıkları "dış hatları yakarız/ şampiyonluk gelince" tezahüratını avrupa şampiyonluğu'ndan sonra, "verdiğiniz sözleri tuttunuz/ şampiyon oldunuz/ sıra geldi bizlere/ dış hatları yakıyoruz" diyerek eyleme döken taraftar için değil.

hayat futbola değil, fena halde voleybola benzediği, son sayıyı almadan kazanamayacağınız ya da son sayıyı vermezseniz kaybetmeyeceğiniz için değil.

daha dün akşam hayatımın en büyük spor mucizelerinden birine şahit olduğum için değil. galatasaray'ı değil de barselona'yı "üç-sıfırdan dört-üç" yenmiş, "altı kasım altı sıfır diyalektiği"ni real madrid üzerinden açıklamış, anelka'nın sağ kanattan akışı inönü yerine old trafford'taymış gibi de değil. maçın kafamda oynayıp duran filminde, altın setin 'on-on dört', hatta 'yedi-on üç' sonrası için fort minor işi remember the name'i fon müziği olarak seçtiğim için hiç değil.

bu yazıyı yazmaya en çok benim hakkım var.

çünkü, dün akşam maçtan sonra hayatımda bir şey değişti: yaklaşık yedi yıldır izlediğim bir video* var. youtubeta en çok izlediğim spor videosu olduğu kesin. hatta en çok izlediğim video olması dahi muhtemel. ama dün akşamdan sonra bu video, ne zaman imkansız derecede mümkün bir şeyler izlemek istesem ilk tercihim olmayacak.

bu yazıyı yazmaya en çok benim hakkım var.

üstelik bu, voleybol üzerine ilk yazım değil.


*: vnf., osmokroviç'in -kısa saçlarına rağmen- videonun iki sıfır ikisinde maçın yenilgiyle bitmesine engel olan tek kişilik bloğuna -oyun karekterine çok yakışan ifadeyle söylersem direnişine- dikkat etmenizi özellikle rica eder. sonraki blok ise şu an takımın bir kaptandan daha fazlası olan eda erdem'in gençliğinden.

**: şunu da söylemezsem olmaz: şampiyon kim olursa olsun bu yılın kadın voleybolundaki en başarılı takımı bence diğer finalist galatasaray kadın voleybol takımı olacak.

11 Nisan 2017 Salı

beyzbol ya da başka şeyler

"mary hudson üçüncü kaleden bana el salladı. ben de ona el salladım. aslında el sallamak istemiyordum ama kendimi tutamamış, sallamıştım. vuruştaki ustalığı bir yana, üçüncü kaleden nasıl el sallanacağını bilen bir kızdı kendisi."*


*: j.d. salinger, dokuz öykü

10 Nisan 2017 Pazartesi

yürüyen adam

burada bir spor akademisi var. bir süredir oranın atletizm pistinde koşuyorum.

pistin hemen dışında bir de kros parkuru var; atletizm pistine eşlik eden, tribünlere gelince arkasından dolanan. tabanı toprak, kum, hatta çakıl, talaş ve çürüyemeye yüz tutmuş ağaç parçalarıyla kaplı. başlarda bir kaç defa tercih etsem de zeminin öngörülemez oluşu ve bunun ayak bilekleri için oluşturduğu tehdit yüzünden sadece atletizm pistini tercih eder oldum.

güzelleşen havalarla birlikte bir kaç hafta önce salondan çıkıp yeniden sahaya indim. ve her defasında karşılaştığım bir adam var. uzak doğulu galiba. henüz konuşmadık ama çinli olduğunu sanıyorum. kros parkurunu tercih ediyor ve yalnızca yürüyor. daima kahverengi ile gri arasında gidip gelen, bol, kumaş pantolon ve krem mi desem yoksa sarı mı bilemediğim bir gömlek giyiyor. yürüyüşüne devam ederken bir süre kollarını saat dokuzu on üç geçe gibi kaldırıyor, avuçlarını açıp kapatıyor. zaman zaman bu hareketi yinelese de çoğunlukla gezinti temposuyla mesafeleri tüketiyor. galiba kendi kendine konuşuyor da.

her koşmaya gittiğimde onu orada görünce, onun yemeden, içmeden hatta evine bile gitmeden orada yürüdüğünü düşündüm. bunun mümkünsüzlüğünü fark edince de onu uydurduğumu aslında böyle bir adamın olmadığını, konuşmaya kalkınca da kaybolacağını.

şimdi de, içime hapsettiğim eli kolu bağlı bir yazarın sırf yazabilmek için uydurmuş olabileceği aklıma geldi. neyse ki, öyle bir yazar yok.

bence o adam felsefe doktorası yapıyor. muhtemelen bir yandan yürüyor bir yandan da tezini kendi kendisiyle tartışıyor. bu konuda kendimi ikna edince aklıma ister istemez digne meller marcovicz'in on yedi haziran bin dokuz yüz altmış sekiz tarihli fotoğrafı geliyor. heidegger schwarzwald yürüyüşlerinin birinde. zaten adı da, heidegger karaorman'da...

heidegger varoluşçu felsefeye bir kaç tuğla daha ekleye dursun ben o fotoğrafı ilk gördüğüm yere gidiyorum sonra. oruç aruoba'nın yürüme'si, sayfa beş...

sonrası yok. sonrası suskunluk...


notgibi: neden sonrası yok? neden sonrası suskunluk? oruç aruoba demek, yürüme demek hâlâ yetmiyorsa bir örnekle açıklayalım.

6 Nisan 2017 Perşembe

"yalnızlık ömür boyu"

"bir eli tutmadan karşıdan karşıya geçmenin icat edildiği gün" ilk değildi. daha önce de kendimi yalnız hissettim. kolayca tahmin edebileceğiniz üzere son da değil.

yazın sonuna doğruydu. en fazla dört yaşında olmalıyım. çünkü dört yaşına kadar annemle babamın arasında yattığım anlatıldı. annem sağ, babam sol yanımda. o sabah uyandığımı, kendimi yatakta yalnız bulduğumu hatırlıyorum. evin sessizliğine doğru hem "anne" hem "baba" diye seslendim ama cevap veren olmadı.

vaktinden önce uyandığımı, aslında yeniden uyumam gerektiğini de hatırlıyorum. ama evin dışında bir ses duydum. bir çeşit makine sesi. bugünün ölçeğiyle yüz metre mesafede. ama o zaman çok uzaktı. annemle babamın orada olduğunu ve oraya gitmem gerektiğini çok güçlü bir şekilde hissettim.

sonrasında kendimi solu tamam, sağ ayağımı sokmaya çalıştığım yeşil lastik çizmeyle o sese yürürken buldum. giyenler o lastik çizmeleri iyi bilir; yağmur ve çamurda muhteşem, soğukta ve giymeye çalışırken zulüm.

doğuya yürüyordum. turuncu ufukta gün doğumu henüz başlamış, güneş batarken yanına aldığı renkleri birer birer iade etmeye başlamıştı. haliyle ışık neredeyse yere paralel geliyordu. biraz yeni uyandığım en çok da o ışık yüzünden gözümü doğru dürüst açamıyordum. yani ışığa ve ayağıma oldurmaya çalıştığım çizmeye rağmen o sese, anneme ve babama gidiyordum.

o an içimden, "ey gidi yalan dünya" dediğimi hatırlıyorum. elbette o kelimeleri bilemezdim, bu cümleyi kuramazdım. ama içimdeki, hüzne bulanmış duygunun tam da bu olduğuna adım gibi eminim. tıpkı rüyada bir metni okuyamasak da ne olduğunu hissettiğimiz gibi.

5 Nisan 2017 Çarşamba

ıslak, ıpıslak

gözleri yağmurlu bir gecede sokak lambalarının altında yağmurla yıkanan ıslak kaldırımlar gibi parladı.

3 Nisan 2017 Pazartesi

bize her mevsim kiraz mevsimi

şiirle başlayalım söze. nisan'a...

nisan en zalimidir ayların diye değil ama. ilhan berk'ten: dün dağlarda dolaştım, evde yoktum.

iki bahçe arasındaki dar yollarda yürüdüm. nar çiçeği renginde çiçekleri olan şeftali ağaçları gördüm. nar çiçeğinin şeftali çiçeğine galebesi.

tabiat uykusundan uyandı uyanacak. tam da, "türkçe'nin en büyük şairi"nin dediği gibi: öte yanda tabiat/ bir kadınla bir erkeğin yatakta/ terli telâşıyla yarışa yelteniyor. bahar ancak böyle anlatılabilirdi. böyle güzel... son bir yıldır elime daha çok aldığım, daha çok andığım kitabı yanıma almadığıma pişman oluyorum.
ah, bu hep zaten böyle oluyor
insanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor
çünkü kuşlar ve böcekler gibi değil
bulutlar ve ırmaklar gibi sevişiyor insanlar
sevişerek çiseliyorlar dünyayı
yalnız ilkbahar gecelerinde değil
sevişiyorlar
sonbaharın mağmum karanlığında
kış gelince hakaretamiz bir soğuk çattığında
yaz olunca ısınan baygınlığın çözeltisi yüzünden
sürgün günlerin birinin batımında
birisi bir başkası yerine seyahat ederken
yusuf'a doğru giden her eğimde
her hangi bir vakte denk düşüyor
sevişme ânı
.
sevişmek ancak bu kadar güzel anlatılabilir. bir de, baden baden'de yaz romanında leonid tsıpkin'nin ve argol şatosu'unda julien gracq'ın 'hâl'i yüzmek ile anlatması var. yüzmek güzel sevişmek güzel. daha ne olsun.

gerçi "sevişmek"in teşbihe ihtiyacı yoktur.

bu yüzden, hikâyenin tam orası gelince, "sonrası mahrem" diyen alper canıgüz'ü ve gustave flaubert'den alıntılayarak "gece yarısından sonra yapılan her şey edebe aykırıdır" diyen murat menteş'i hayal etmemize müsaade ettikleri için ayrı bir yere koymak gerek.

artık bitişe yol alan bu yazının başlığı vesilesiyle de ilk önce sait faik'e selam ederim. bir de, trabzonspor'un kendilerini sevmesem de -çünkü futbola bakışımız farklı- isimlerini çok sevdiğim iki taraftar grubuna: gurbetçi gençler ve gececi akrepler... düşünün ne zaman takımınız kendi evinde maç yapsa istanbul'dan ya da başka şehirden yola çıkıp deplasmana gidiyor gibi maça gidiyorsunuz. tıpkı, "bize her yer trabzon. trabzon hariç." der gibi.

31 Mart 2017 Cuma

düşünce özgürlüğü

insanları anlayamıyorum. aslında, bazan anlıyorum da bazan hiç mi hiç anlamıyorum.

sarışın ya da esmer olduğu için kimse suçlanmıyor. en azından günümüzde ve genel bir kabulle beyaz, sarı ya da siyah ırktan olmak sorun değil. kısa boylu, zayıf, uzun boylu, sakallı, bıyıklı, şişman vesaire olabilirsiniz. tek tek ya da hepsi birden.

gerçi fazla kilolara, beyaz saçlara, göz kenarlarındaki kırışıklara, saç dökülmesine dostça sayılmayacak bir tepki var ama bunun daha çok pazarlama stratejisi olduğunu düşünüyorum. sağlık hizmetlerinin hastaneden çok lüks otele benzeyen ticarethanelerde verildiği bir çağdan geçiyoruz. sağlık turizmi diye bir şey var.

hemen itiraz etmeyin lütfen. bu durum eskilerin kaplıca ya da ılıcaya gitmesinden çok daha farklı.

ne diyordum? her şey olabiliyorsunuz ve hiç kimse buna itiraz etmiyor.

ama siyasete, şiire, kadın erkek ilişkilerine, spora, anneliğe, aşka dair fikirlerinizi söylemeye kalktığınızda hemen itirazlar yükseliyor. onun gibi düşünmediğiniz herkese göre yanlış, kaçık ya da ucubesiniz. onlardan değilseniz "öteki"siniz. kovulmasanız da yeriniz muhakkak kapıya yakın.

"beden benim, el ne karışır?" derler de kendisinden farklı düşünene, farklı siyasi görüşe sahip ve hatta farklı takım tutanlara en küçük bir müsamaha göstermezler. bedeni bir kalıba sokmaya çalışanlara isyan ederler de düşünceyi kalıba sokmaya çalışanlara aldırmazlar bile.

doğanın deterministik emirlerine uymasanız olur ama toplumunkilere uymazsanız yeriniz akıl hastanesi ya da hapishane.

yoksa olay biyolojinin psikolojiye galebesi mi?

ya da doğuştan gelen özelliklerimiz ile sonradan edindiklerimiz arasındaki fark?

belki de seçmeden gelen ile seçimle gelen arasındaki mesafe.

27 Mart 2017 Pazartesi

kum yazısı

sınırı kuma çiziyor ya da duvarı kumdan örüyorsanız bazı sonuçları göze almanız gerekir.

bir rüzgârlık ömrü vardır çizdiğiniz sınırın. güneşte kurur duvarınız ilk önce, sonra dağılır.

şimdi de kumdan kalelerinizi düşünün.

biraz güneş, biraz rüzgâr...

25 Mart 2017 Cumartesi

etek

yürürken eteği dalgalanıyor, her adım atışta yüksek topuklu, burnu açık ayakkabılarından gül rengi tırnaklarıyla ayak parmakları görünüyordu.

23 Mart 2017 Perşembe

çerçeveyi kırmak

tarihin, tarihten aldığı cesaretle erkek tayfasının kadına reva gördükleri ve yaptığı haksızlıklar bugün sır değil. mesela bizler, bahçeyi, avluyu değilse de bahçe kapısından öteyi kadına yasak etmiş bir neslin torunlarıyız.

ama zaman değişiyor, kadınlar gasbedilmiş alanları birer birer geri alıyor. her zaman değil ama çoğu zaman bunun bir çeşit fetih olduğunu söylemek mümkün. hayatın içine sokulup tenhalarda, kırlarda dolaşmak yerine artık şehrin, şehrin insanlarının üstüne üstüne yürüyebiliyorlar.

olmaları gereken, olabilecekleri her yerdeler. sanat, siyaset, çalışma hayatı... bütün bunlar olup biterken, normal olarak ne çok çerçeveye sıkıştırılmış olduklarını da fark ediyorlar. ve o çerçeveleri donanım, kişilik özellikleri, güçleri ölçüsünde param parça ediyorlar.

elbette itirazım yok. ama itiraz edeceğim yere adım adım geliyorum.

bir süre sonra, 'çekiç olana her şey çivi görünür' misali her şeyi kendilerini sınırlayan ve kırılması gereken bir çerçeve olarak görmeye başlıyorlar. 'altmış sekiz ruhu' dediğimiz baby boom kuşağının özgürlük arayışında düştüğü hatanın aynısı: sıkıştırıldıkları dar çerçeveye isyan ederken kantarın topuzunu kaçırmak. üst üste gelen iki dünya savaşının sebep olduğu karamsarlığı kabul ediyorum elbette. tenin güzelliğini, isyanın şiirselliğini, özgürlüğün kanatlarını... yine de onları karşıma alıp, "neyin fazlası zararlı değil ki özgürlüğün de olmasın?" demek isterdim.

benim kadınlara itirazım da bu noktada başlıyor. mahallenin akl-ı selim abileri, amcaları kahveden vakitlice çıkıp geç olmadan evine dönerken gecenin bir yarısı sokağın başında taksiden inip eve yürümenize elbette karşı olurum. kadının sokakta sigara içmesini sevmiyorsam, bu kadın içtiği için değil. bizzat sigaraya karşı olduğum için. bilim adamı denilince aklıma sakallı, bıyıklı erkekler gelmiyor ki benim. beyaz önlüğünü giymiş, mikroskoba eğilmiş insanlar geliyor. hele onlardan biri var ki, çok güzel.

sonra annelik geliyor aklıma... bu konuda babadan -ya da bir başkasından- her türlü yardımı istemeye elbette hakları var. çünkü emzirmek dışında erkek de -ya da bir başkası- bebekle ilgili her durumun üstesinden gelebilir. ama kadınların anneliği tarihin ve tarihten cesaret bulan erkeklerin üstlerine yıktığı bir angarya olarak görmesini ayıp sayıyorum.

ister tanrıyla açıklayın ister doğayla annelik kadın işi. ve kadında bir şey var ki, biz erkeklerin alayı bir araya gelse bir parçasını bile bebeğe veremeyiz.

20 Mart 2017 Pazartesi

günün sorusu: kan bağı

zamanla değişen ile zamanın şekillendirdiği arasında bir kan bağı var mıdır? yoksa bir çok şey gibi bu da bir yanılsamadan mı ibarettir?

18 Mart 2017 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on altı

yazarımız, kıymeti yazdıklarından çok daha fazla mustafa kutlu, başlangıcı kahramanından çok öncesine giden bu hikâyede "aşk imiş her ne var âlemde" dercesine ilk önce sinan ile nur'u tanıştırıyor.

birazdan aşk mı dostluk mu belirsiz bir uçurumun kenarına yürümeye başlayacaklar...

*

"şeyh vefa camii'nden çıktım, ayakkabılarımı bağlıyorum. birden üstüme bir gölge düştü. bağcık işi bitti. başımı kaldırıp doğruldum.
aman allah'ım!
yahu arkadaş dünyada bu kadar güzel bir göz, güzel bir yüz olabilir mi?
iri hareli, uzun kirpikli elâ gözler, hilal kaşlar; kaş dedikse hiçbir yanı alınmamış hilkatten böyle. minik kalkık bir burun, zarif ağız ve çene. koyu kestane gür saçlar parıl parıl o kuğu boyun üzerine dökülmüş.
ne desem boş, bu güzelliği tarife dil yetmez. bir de beyaz dişlerini, gamzelerini göstererek gülümsemez mi.
toprak ayağımın altından kaydı, bayağı bir sallandım.
gel de düşme.
buğulu, esrarlı bir sesle konuştu. ya rabbi bu bir insan mı, yoksa melek mi?"*


*:mustafa kutlu, nur

15 Mart 2017 Çarşamba

konum - dört

"türkan şoray'ın estetik görmemiş hâlinin gözleri" ile "melisa sözen'in ağladı ağlayacak gözleri" arasında bir yerlerde.

13 Mart 2017 Pazartesi

tehlikeli şiirler - yirmi yedi

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
faruk nafiz çamlıbel'den firari mesela...

sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin,
sana kafir dediler, diş biledim hak'ka bile.
topladın saçtığı altınları yüzlerce elin,
kahpelendin de garez bağladım ahlaka bile...

sana çirkin demedim ben, sana kafir demedim,
bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin,
yaşadın beş sene kalbimde misafir demedim.
bu firar aklına nerden, ne zaman esti senin?

zülfünün yay gibi çelik tellerine
takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek.
sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine
seni aşkım canavarlar gibi takip edecek...

10 Mart 2017 Cuma

tavla ve miğfer

kavga etmiştik. büyük bir kavga. öyle ki, sakinleşene kadar evin bir köşesinde oyalanmayı sonra da sarmaş dolaş olmayı bu defa beklememiş kendimi dışarı atmıştım. kapıyı çarpmış bile olabilirim. hatırlamıyorum.

bizim sokakta bir kahvehane vardı. oraya gittim. kahvehane kumarhane karışımı bir yer. herkes bana baktı. oysa iki apartman yanda oturuyordum. en üst kat. çatı katı da var ama onu saymıyorum. bir çay söyledim. sonra bir çay daha. çayımı içerken posta ve türkiye gazetesini okudum. gazeteler bitince çayların parasını ödeyip çıktım.

kapıyı sessizce açtım. salonun ışığı yanıyordu. yatmamış. montumu asıp kafamı salona uzattım. kanepeye uzanmış, kendi kendine tavla oynuyordu. dirseği kanepede, yüzünün sol yanı avucunda. sağ eliyle de zarları atıyor, alıyor, pulları oynuyor.

o an ne olursa olsun onu terk edemeyeceğimi anladım. onu hayatın ortasında yapayalnız ve savunmasız bırakamazdım.

yüzümdeki hüzünden yapılma tebessümü, şımarık ve kocaman olanıyla değiş tokuş edip yanına yürüdüm.

"kim yeniyor?"

ben yeniyormuşum.

bunu birden bire hatırlamadım elbette. geçenlerde julien gracg'ın ormana bakan balkonu'nu okuyordum. tatar çölü'yle kardeş bir roman. sözü uzatmamak için "john fowles'ın bu adama neden bu kadar çok değer verdiğini nihayet anladım," diyeyim.

orada, giovanni dragovari bekleyişinin bir yerinde mona'yla karşılaşan, sadece bekleyişi değil hayatı da anlam kazanan asteğmen grange, devriye nöbeti diye çıktığı yürüyüşün sonunda kendini bir defa daha mona'nın kapısında bulur. anahtarı vardır. mona'yı ve yardımcı kadını uyandırmamak için sessizce içeri girer. miğferini çıkarıp "alışılmış bir jestle dolabın kocaman anahtarına asar" ve "birdenbire yüreğinde hafif bir şok hisseder".

çünkü, "her asılışta kayışının ucunda biraz sallanan miğfer cilalı tahtaya sürtüne sürtüne orada yay biçiminde bir iz açmıştı."

7 Mart 2017 Salı

gecenin kemanı*

takvimlerin yıl hanesinde iki tane sıfırın yan yana durduğu zamanlar.

türkü değil, neşet ertaş dinliyorum. blues, chris isaak peşi sıra danny vera ile biraz daha modernize olmuşum.

cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası, ulus, opera sahnesi... genç bir şairin** çıkıp, "banane zümrelerden, züppelerden/ kalabalıkların mazereti olan kabalıklardan./ onların bezenmiş yalanlarına,/ meze islamlarına,/ doğum kontrollerine,/ çalışan kadınlara yapılan iyileştirmelere/ ve senfonilerine iman etmiyorum/ ki senfoni/ cuma akşamı bir başkent putudur" diye şiir yapmasına çok var.

sosyete müslüm gürses'i keşfetmiş, ben arabesk bir yanım olduğunu kendime bile itiraf etmiş değilim. ama isminden devşirdiğim anarşist tavır yüzünden protest müzik dinliyorum.

bir dakika.

mola.

"anarşist" ya da "anarşizm" kelimelerini sevmiyorum o ara. "isyan" benim kelimem. hatta oraya buraya yazdığım bir dizem bile var: geceyi yıkan bir isyan sözcüsüyüm.

devam.

protest müzik dinliyorum demem boşuna değil. çünkü özgün müzik dersem yalanım ortaya çıkacak gibi geliyor. bir şeyden daha var: ahmet kaya'yı sevmiyorum ve dinlemiyorum. "ahmet kaya'yı sevmesek de şarkılarını dinleyebiliriz" çözümünü de henüz keşfetmiş değilim.

bu şarkı da o dinlemelerin hatırası. adını da çok seviyorum. belki bir arabesk sanatçı söylese de olurdu.

* fatih kısaparmak, gecenin kemanı


**:ahmet sefa dinleyici

5 Mart 2017 Pazar

kahraman

verbumnonfacta, "sonunu düşünen kahraman olamaz" deyişi ile orijinali kendisine ait "insan olabilirse ancak kendi kendisinin kahramanı olabilir" cümlesini birlikte düşünmenizi tavsiye eder.