30 Mayıs 2017 Salı

taksit taksit

bir çeşit taşra sayılabilecek bu yere taşınmadan, başka bir deyişle internetten de kitap satın almanın mümkün olduğunu öğrenmeden önce kitap alışverişlerimde bir defa olsun kredi kartı kullanmadım. ama kredi kartım vardı. ödemede kolaylık olsun diye taksitle yaptığım alışverişlerden başka da kullanmazdım.

bir defasında kendimi, "şu altı ay geçse de watch winderın* taksidi bitse ve rahatlasam," derken yakaladım. ve anında lafı yapıştırdım: iyi de o geçsin istediğin altı ay ömürden gidiyor.

üstelik bu arzu bütün taksitle yaptığım alışverişler için tekrar ediyor, bir manada şeytana rahata ermek için ruhumu değil ama zamanımı teklif ediyordum.

bunu fark ettiğim an taksitle alışveriş yapmayı bıraktım ve o günden sonra bir defa olsun taksit, banka kredisi ve benzeri yollarla bir şey satın almadım.

bütün bunlar eskiden, leonardo da vinci'nin "insan gelecek baharı, gelecek yılı, sabırsızlıkla beklerken, dört gözle kendi ölümünü beklediğini fark etmez bile," dediğini öğrenmeden çok önceydi.


*: böyle bir alete elbette para vermedim. ama böyle bir alet var. v. almıştı ve g. ile bir olup çok dalga geçmiştik. üstelik ben, üniversite dördüncü sınıfta saatimi öykücüye ödünç verdiğim günden bu yana saat kullanmıyorum. sadece saat değil, yanımda yüzük, zincir, takoz, çekme halatı da bulundurmuyorum.

23 Mayıs 2017 Salı

dakika ve skor

"birbirleri için yaratılmışlar sözü, bu insanlar için söylenmiş sanki ve evli oldukları halde asla, zorla tatlılaştırılmış bir jest yakalamadım; uzun yıllar birlikte yaşayıp hâlâ birbirlerini seviyor olmayı kendilerine değer katan bir erdem ya da onları güzelleştiren bir süs olarak cümle âleme teşhir etmeyi bir gurur meselesi sayan kimi çiftlerde olduğu gibi, çokça üzerinde çalışılmış tavırları de yoktu. daha ziyade birbirlerinden hoşlanmış ve muhtemel bir kur faslı yaşanmadan birbirlerini sevmiş gibilerdi; ya da evlilikten hatta bir çift olmazdan önce bile birbirlerine o kadar değer vermiş ve sevgi beslemiş gibilerdi ki, hangi koşullarda olursa olsun birbirlerini kendiliğinden seçebilirlerdi -evlilikle ilgili vazifeden ötürü, rahatlıktan, alışkanlıktan, herhangi bir sadakat meselesinden ötürü değil- ister arkadaş, ahbap, dost, sohbet arkadaşı ya da isterse suç ortağı olarak olsun, ne olursa olsun, ne denirse densin ya da ne anlatılırsa anlatılsın ve dinlensin, üçüncü bir kişiyle, bunun daima daha az eğlenceli ya da ilginç olacağından emin olmalarıyla ilgiliydi bu durum. hayat arkadaşlığı ve her şeyden öte karşılıklı inanç vardı hallerinde."*


*: javier marías, karasevdalılar

19 Mayıs 2017 Cuma

günün sorusu: kan ve gül

iskender doğan kan ve gül'ü yazarken ve alper canıgüz romanına bu şarkıdan esinle kan ve gül- bir kara dejavu adını verirken ve de roman kahramanı iskender doğan'a "unutmayın, güle rengini veren kandır," dedirtirken oscar wilde'ın masal tadındaki hikâyelerinden biri olan, al bir gül isteyen sevgilisi genç mektepliyle dans etsin diye kalbini gülün dikenine yaslayan bülbülün kendisiyle ilgisi olmayan bir aşk için kendini feda ettiği bülbül ile gül'ü acaba biliyorlar mıydı?

17 Mayıs 2017 Çarşamba

yön

az önce çıktığı çok katlı binanın önünde yanı başında duran yalnızlığı görmemek için montunun yakasını kaldırdı, ellerini kot pantolonunun ceplerinde yok etti ve gecesini arayan akşamın üzerine yürüdü.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

hayalet titreşim sendromu

hani cep telefonu çalmadığı halde çantada, cepte titreşim hissettiğimizi düşünüp telefonumuza bakıp duruyoruz ya, hayalet titreşim sendromu bu duruma deniyor. adı da sinirbilim, yani nörolojideki hayalet uzuv sendromundan geliyor.

hayalet uzuv ise, belirli bir sebepten dolayı kesilen uzvun sanki hiç kesilmemiş gibi ağrı hissettirmesi. uzuv yerinde olmasa da beyin bunu algılayamaz. örneğin, beynimiz her adım atışımızda ayaklarımızdan bir sinyal almaya alışmıştır. bir gün bu sinyal kesildiğinde sorunun ne olduğunu anlayamasa da orada bir sorun olduğunu anlar ve "bir yerde sorun varsa orada ağrı vardır," diyerek artık olmayan uzuvdan gelmiş gibi bir ağrı yaratır.

nörologlara göre hayalet titreşimin oluşmasının sebeplerinden biri sosyal medya paylaşımlarının beynimizde dopamin adı verilen mutluluk hormonunu arttırması. neredeyse bir uzvumuz haline gelen cep telefonlarından belirli bir süre sinyal alamamak beynimiz için beklediği ve bağımlısı olduğu bu dopamini alamamak demek. beklediği sinyali alamayan beyin de psikoza benzer bir durum yaratıp sanki titreşim sesi duyuyormuşuz veya titreşim hissediyormuşuz gibi düşünmemize yol açıyor.

doğal olarak birden fazla sosyal medya hesabı olan ve bu hesapları sürekli takip eden kişilerde bu durum daha sık gözleniyor.

bir de beklenen ama gelmeyen telefonlar var ki, hayalet titreşim sendromu tarife az gelir.

12 Mayıs 2017 Cuma

şiir için

ismet özel muş'ta, askerdedir. trabzon'da yedek subay olarak askerliğini yapan arkadaşı ataol behramoğlu ise bir subaya karşı geldiği için malazgirt'e sürgün ve hapis gitmiştir. muş'a bir gün orhan adında bir çocuk gelir. beraberinde behramoğlu'ndan bir şiir getirir ismet özel'e. şiiri arkadaşına moral vermek için yazmıştır.

ismet özel, dolu gelen tabak boş gönderilmez düsturuyla bir şiirle arkadaşına mukabele etmek ister. ne var ki, şiir onun için hiçbir zaman vasat duygulanım anlarında ortaya çıkan ergen işi, günlük yazısı değildir. her sanat eseri gibi yaratım sürecine ihtiyacı vardır. zaman ise bir asker için sorunların en başında gelir.

düşünür ve nihayet çaresini bulur. revire gidip üç dişini birden çektirir. bu, üç günlük koğuş izni demektir. ancak, üç gün şiiri bitirmesine yetmeyecek, üçüncü günün sonunda tekrar revire gidip iki dişini daha çektirecektir.

önceki üç dişte biraz sorun vardır belki ama son iki diş sapasağlamdır. sağlam dişler sayesinde şiir biter. böylece, "sana durlanmış kelimeler getireceğim" diye başlayan yıkılma sakın şiiri ortaya çıkar.

elbette bu, bir dize için bir tek şey feda etmeyen, sırtını iktidar(lar)a ve belediyelere dayamış şair sıfatlıların anlayabileceği bir şey değildir.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

konum - beş

"bana yeniden şarkılar söyleten kadın"* ile "beni bir paragrafta sınırda kişilik bozukluğunun eşiğine getiren kadın"** arasında bir yerlerde.

*: mazhar alanson, yandım
**: alper canıgüz, kan ve gül

8 Mayıs 2017 Pazartesi

cennet zamanı

(bitmedi, demiştim...)

eğer hayat değil de masal olsaydı yaşadığımız ve lambadan çıkan cin, "dile benden ne dilersen," deseydi, dileklerimin üçünü de aynı şey için kullanırdım: oğlumun bütün anlarını hatırlamak... her gün beni şaşırtmasını, yeni hallerine şahit olmayı elbette seviyorum ama geçmiş günleri unutmak, annesi ya da bir başkası bir şey anlattığında hatırlamak daha acısı bazan hatırlayamamak beni çok üzüyor.

bir de şaka yaptı acısını hafifletmek için. ıssız bir adaya düşecek olsaydım yanıma alacağım üç şey de oğlum olurdu.

(adi... daha önce o "üç şey"den en az biri ben olurdum.)

benim gibi gidecek bir yer bulamamış, savaşın bittiğini* ancak koynunda olması gerekenin orada olmayan mevcudiyetinden anlayabilen adamların ortak kaderidir. bir gün inanç ve inanma ihtiyacını savunurken başka bir gün din, öğreti ya da cemaat ruhundaki boşlukları işaret ederken bulurlar kendilerini. "bu kadar çok okumana rağmen nasıl inançlı kalabiliyorsun?" diye soran da, "kur'an-ı kerîm'in türkçe mealini oku. senin için bir anlam ifade ederse ne güzel. etmezse bir şark klasiği okumuş olursun" diyen de arkadaşlarıdır.

onlardan birinde selçuk'la kader bahsini konuşuyoruz. nereden aklıma geldiyse "hakim bakış açısı" geliyor aklıma. bir ara kafa yorduğum edebiyat teorileri yüzünden olmalı.

bir balonla yükselmeye başladığını düşün. önce bu odayı, sonra evin çatısını görürsün. yakındaki evlerin çatısı, sokak, şehir diye gider yükseldikçe gördüklerin.

şimdi de zamanın doğrusal ilerlerlediğini varsayalım ve eksi sonsuzdan gelip artı sonsuza giden sayı doğrusu gibi düşünelim. yeterince yukarıdan bakan birisi nasıl sayı doğru üzerindeki bütün sayıları görebilirse tanrı da görecektir.

"tanrı gökte değil her yerdedir," diyerek çırpındı. bu güzel. doğru yoldayım. "evet, o her yerde. ve yeterince uzakta olduğu için hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor. o kadar uzakta olmasına rağmen her şeyi görebilmesi de tanrılığından. yoksa senden benden ne farkı kalırdı?"

bunu anlattım ona. "cennet eğer varsa sadece sevdiklerimizle ve sevdiğimiz roman ya da film kahramanlarıyla beraber olabileceğimiz değil, aynı zamanda onların bütün zamanlarına da şahit olabileceğimiz bir yer. bu durmun bir adı varsa "cennet zamanı" olmalı. oğlunun bütün zamanlarını aynı anda görebileceğin bir hâl."

6 Mayıs 2017 Cumartesi

hıdrellez

beni en çok ağlatan yazarı biliyorum. romanı, yeri... dino buzzati. tatar çölü, bir paragrafta, sadece bir paragrafta on beş yılın geçip gittiği yer.

peşi sıra bir çok yazar, bir çok metin. mesela, mustafa kutlu, mahzun mücahit...

en son beni çok ağlatan ise mücellâ olmuştu. (nazan bekiroğlu'nun isimle ateş arasında'dan sonra en az sevdiğim romanı, yazarın kahramanına ihaneti...) romanın sonunda. bir kış gecesi uyanıp da uyuyamayınca, sabaha karşı, yastığım dik, başım karyolanın demirinde. kendimi hiç olmadığım kadar yalnız hissederken. "yaşantılar ancak onu yaşayabilecek olanlara sunar kendini"ye "hayattan nasibimiz belki de budur"u eklerken.

sevenleri, üzerinde çalışanlar, hatta yazarı mücellâ'yı farklı biçimlerde tanımlayıp anlatabilir. ama mücellâ benim hıdrellez romanıdır. mücellâ'nın annesi neyyire hanımın hıdrellez hazırlıklarını uzun uzun ve belgesel titizliğinde anlatılmasıyla, nazlı ve annesi pervin'in artık yaşını başını almış bir kadına evrilmiş mücellâ'yı tam da hıdrellez günü ziyaret etmesi ve o sırada liseye giden nazlı'nın başını okuduğu kitaptan başını kaldırıp, "mücellâ teyze, ferhunde kalfa'ya benziyorsunuz siz" demesiyle.

ki bu cümleyle başlayan sohbetin sonunda, "nazlıgül," diyecektir mücellâ. "bu kadar çok okuyorsun. korkarım bir gün yazmaktan başka bir işin olmayacak senin kızım. yazar olacaksın. o zaman, beni yazarsın. mücellâ teyzenin solan gülünü, gün görmediğini, içinde yazmaya değer bir şey olmayan kayda değmez ömrünü."

ve sonuyla... hayat gibi roman da sona yaklaşırken, nazlıgül bir defa daha yazar olur ve tanrısal bakış açısıyla mücellâ'nın gözlerinin önünden hayatının film şeridi gibi geçişini anlatır. bütün anılar hep aynı anıda birleşir. bir hıdrellez gününde. ihtimal ki, mücellâ'nın bu dünyadan göçerken yanına aldığı tek 'şey'de. çünkü, gerçekten bir tek o zaman mutlu olmuştu.

"içinde eksiği ya da fazlasıyla yara olan her hatıra çiçek açtı, pırıltı saçtı. bir şelalenin suyuna kapılmış gül yaprağı gibi mücellâ, al baştan kendini aynı yerde yakaladı.

telsiztepe'deki o hıdrellez bayramı. o ışıklı bayır. o bahar sabahı.

kendisini aydınlık ve sevinç içinde buldu mücellâ. "işte burası. bu." dedi.

bilek hizasındaki yemyeşil çimenlerin, sarı düğün çiçeklerinin, tazecik papatyaların, hindibaların arasında; denizin üzerinden perde perde yükselen buğunun, topraktan yükselen kokunun ortasında yere oturmuştu. başı bulutlara, omuzları göklere değdi. kurtla kuşla omuz omuza, altın rengi bahar güneşiyle aynı hizada koşturan o çocuktu.

burnunun ucunda ilkyaz yanığı, pembeleşmiş yanaklarının üzerinde kirpiklerinin gölgesi, yüzünde o saf çocuk aydınlığı. çam ağaçlarının altında, mavi mineye, kır menekşesine, beyaz gelin tacına, güle, suya, ışığa karıştı."

4 Mayıs 2017 Perşembe

dakika ve skor

"- içinde benden de söz ediliyor mu, diye sordu konrad.
katia, sağlam sol eliyle arka cebinden bir not defteri çıkardı, son sayfayı açıp kapağı kıvırdı. "içinde benden de söz ediliyor mu" diye okudu konrad, katia'nın omzunun üstünden bakarak. "sağlam sol eliyle arka cebinden bir not defteri çıkardı, son sayfayı açıp kapağı kıvırdı. içinde benden de söz ediliyor mu."
- okuyorsun işte, dedi katia.
- ben sadece üstünde oturdum.
- öyle yazmalısın ki, kadın okurların hepsi bana aşık olsun, dedi kindermann, konrad'ın omzunun üstünden.
- siyasi yönünü ihmal etmemelisin, aşk hikâyesi haline gelmemeli, dedi philipp.
- liseli kızlar gibi rezil etme kendini, dedi ve yürüyüp gitti neumann.
jacob'la arap sustular. uzun süre sustular, sonra artık dinleyecek kimse kalmayınca konuştular jette hakkında."*


*: judith kuckart, silahı seçmek

3 Mayıs 2017 Çarşamba

aydınlanma

bir rus özdeyişi varmış: "ayıyı dansa kaldırırsan, dans, sen vazgeçtiğin vakit değil, ayı vazgeçtiğinde sona erer!"

okuduğumda çok güldüm. bu ilk yaptığım şeydi. ikinci olarak, hiçbir şey kadınlarla olan ilişkimi bu kadar iyi açıklayamazdı, dedim. son olarak da, bunu anlatmaya karar verdim.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

bir masada iki kişi: sevmeyi istemek

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- bunca zaman neredeydiniz?

- sizinle baş etmeye çalışıyordum.

- isterdim ki baş etmeye çalışmaktan çok yan yana yürüyelim...

- zaaflarımdan haberdar olmanıza itirazım yok. ama görmenizi istemem. sizinle yan yana yürümem çünkü sizi uzaktan seviyorum ben. ve buradan bakınca o kadar güzelsiniz ki, anlatamam...

- ah, sizdeki ben...

- anlatamam derken anlatmışım meğer.

- sizdeki ben, bendekinden ne farklı değil mi? ona benzemek isterdim biraz da olsa. ama insanım.

- benzemeye çalışmadığınızı hiç kimse iddia edemez. güzel olan da, bir süreliğine de olsa bendeki o kadına benzediğinize hem siz hem ben fena halde inandık.

- güzeldi, evet...ne farklıymışım oysa değil mi?

- buna cevap veremem. çünkü o farklı dediğiniz sizi, yani iddia ettiğiniz o kadını ben hiç tanımadım.

- nasıl? tam da onu tanıdınız, en yalın haliyle.

- hayır! siz hep berbat bir kadın tasvirindesiniz. ama ben o kadını hiç tanımadım.

- görmek istemediğinizden, gözlerinizi kapatıyorsunuz ya ondandır.

- ben sizi sevmek istedim ya ondandır.

- sevmek istemek ne tuzak ama. bubi tuzağı. hep bundan oldu ne olduysa.

- kimin umurunda.

- benim.

- olmasın. siz bakmayın benim ölçülü, korkak, çekinik ve kırılgan duruşuma. ben bilerek ve isteyerek dışı kora dönmüş sobalara dokunabilirim. yani bubi tuzaklarına gönüllü düştüğüm, bile isteye lades dediği çoktur.

- biliyorum. siz hep dersiniz kahraman değilim. ama şu var ki ciddi bir maceraperestsiniz ve adrenalin bağımlısı. istediğinizde kimse engel olamaz bir kahramanlık hikâyesine kendinizi atmanıza.

*

"yapma," dedim konuşmasının tam burasında. ve bu, "evet. tanıyorum seni." demeden hemen önceydi.